söyleşi: YA BİR BULUTSAN ÜZERİNE

Romanın ortaya çıkma hikayesinden söz eder misiniz?
Kendimi Ararken Seni Buldum yazarken bu hikaye aklımdaydı. Olgunlaşmasını bekliyordum. Kadın hikayeleri yazmayı seviyorum. Daha önce kahramanlarım 30’lu, 40’lı yaşlardaki kadınlardı. Bu hikaye için 20’lerinde bir kızı düşünüyordum. Malum ben o yaştan geçeli çok oldu. Günümüzün 20’lerinde akılda neler var? Sanırım en çok bunu düşündüm. Neredeyse yazmaya ayırdığım kadar vakti, öncesinde hikaye hakkında düşünmeye ve araştırmaya ayırdım. Karaktere karar verdikten sonra da zaman-mekan örgüsü için epeyce okudum. Çünkü hikayemin tamamı bugünde geçmiyor. Önce ben inanmalıyım yazdıklarıma. Okumalarımı İran ve Hatay üzerine yoğunlaştırdım. Arşiv çalışmaları da vakit aldı. Sonra birkaç seyahat yapmam gerekti. Yine kendimi ikna etmek için. Ve nihayet yazmaya başlayabildim.

Pandemi sürecine mi denk geliyor bu yazma günleri?
Yazmaya pandemiden önce başlamıştım. Yarılamıştım hatta. Ama itiraf edeyim biraz ağır ilerliyordum. Evin içine sıkışınca yazma saatlerim arttı. Hayatın merkezine iyice Rânâ oturdu. Dünyadaki olaylardan daha çok onu düşünüyordum. Hayata devam etmek için iyi bir motivasyon kaynağı oldu bana.

Birçok sanatçı, yazar bu dönemde endişe nedeniyle konsantre olamamaktan şikayet ettiler. Siz böyle bir problem yaşadınız mı?
Hayır. Zaten son üç yıldır ağırlıklı ev-ofis çalıştığım için evde olma haline oldukça alışığım. Süregelen bir yazma disiplinim vardı. Diğer yandan elbette pandemi ilk zamanlar benim de ezberimi bozdu. Ne düşüneceğimi ve hissedeceğimi bilemedim. Yine de kolay uyum sağladım duruma. Bendeki etkisi endişeden çok şaşkınlıktı. İtiraf ediyorum biraz da heyecan. Çünkü insanın ömründe bir kez yaşayabileceği (kimilerinin hiç denk gelmediği) olağanüstü bir dönemi deneyimliyorduk. Elbette kayıplara üzüldüm. Ama bir hikaye anlatıcısı olarak her bir detayı kaçırmadan not ettim aklıma.

Mesela neler bunlar?
Özellikle korkunun insanlarda yarattığı hisler ve bu hislerin dönüştüğü davranış biçimleri. İçe dönme çabalarını ve hatta çevre baskısı ile buna kendilerini mecbur hissetmelerini gözlemledim. Günlük hayatta farkına varmadan birkaç doz alınan iş, mevki, başarı, sosyal hayat, seyahat viagraları ortadan kalkınca, insanın kendi ile başbaşa kalması çok ilginçti. Kendilerine dönecekler sanılırken kaçmak için yepyeni viagralar buldular online hayatta. Kaçış devam etti çoğunluk için yani.

Bir sonraki romanın konusu pandemi mi olacak?
Sanmıyorum. Bu dönemi anlatan yazarlar olacaktır elbette. Ama ben onlardan değilim. Dönemin kendisiyle değil hissettirdikleriyle ilgiliyim daha çok. Yoksa yaşadıklarımızın bir korku filmi senaryosundan farkı yok. Yine de bambaşka bir zamanda geçen bir hikayede, bu dönemde gözlemlediğim davranış biçimlerini ve hisleri kullanabilirim. Konusu pandemi olmaz.

Romanla birlikte özellikle Moda’ya, İskenderun’a ve Tebriz’e gitmiş kadar oluyoruz. Neredeyse sokak sokak dolaştırıyorsunuz. Kaç seyahat yapıldı bu kitap için?
Söz ettiğiniz üç mekan da iyi bildiğim, çok da sevdiğim yerler. Anne ve babamın memuriyetleri nedeniyle ben ilkokula İskenderun’da gittim. Kız kardeşim orada doğdu. Beni şekillendiren yerlerdendir. Yemek alışkanlıklarımda bile izi vardır Hatay civarının. Sonrasında da yaz aylarında ara ara hep ziyaret ettim. Değişimine tanık oldum. En son da geçen yıl annemle, eski günleri anmaya gittik. İlginç bir seyahat oldu.
Diğer yandan neredeyse 30 yıldır Anadolu yakasında oturuyorum. Sokağa çıktığım zaman pekçok şey gözlemliyorum. Ayrıca Moda’ya ve bu semtte oturanların yaşama bakış biçimlerine zaafım var.

Peki ya Tebriz? Çok da bilinen, “Aaaa ben de gördüm,” denilebilecek bir destinasyon değil… Ama kitapta önemli bir rolü var.
İran benim için önemli. İlk kez yedi yıl önce gitmiştim. Uzun uzun planladığım bir seyahatti. Daha gitmeden nerede ne var, biliyordum. Ama önyargılarım vardı, herkes gibi. Başörtüsünün bir zorunluluk olmasına sinir olarak gittim mesela. Diğer yandan tarihi, kültürü ve inançlar hakkında çok okumuştum. Kesinlikle gözlerimle görmem gerekiyordu. Şiraz, İsfahan, Yezd, Kum, Tahran’ı dolaştım 10 günde. Beklediğimden çok daha fazlasını buldum. Hayran kaldım. En sevdiğim şehirler listesinde Şiraz ve İsfahan ilk sıralara yerleştiler. Harika arkadaşlar edindim. Gidiş gelişler başladı. O seyahatte Tebriz eksik kalmıştı. Sonrasında sadece Tebriz için gittim İran’a. Dolaşmaya, vakit geçirmeye, iyice anlamaya… Orayı daha da çok sevdim. Aradığım pekçok cevabı buldum. Gitmeye de devam ediyorum. Artık turist değilim, misafirim.

Özellikle Tebriz Merkez Kütüphanesi ve Rûmi ile Şems’in karşılaştığı sokak çok ilgi çekici. Gerçek mi kitapta tarif edilen mekanlar?
Tabii gerçekler. Kapalıçarşı da, Şairler Anıtı da ve Şah Gölü Parkı da. Hepsi yerli yerinde duruyorlar. Artık daha çok seyahatsever İran’a gidiyor ve bu mekanları dolaşıyor. Çok sevindirici. Benim için Tebriz’deki el yazmalarını gördüğüm kütüphane bambaşka bir deneyimdi. Herkesin bilmesini isteyip hikayenin bir köşesine yerleştirdim. Tabii oraya gitmeden önce Şiraz’da Hafız’ın mezarını görmüş, Yezd’de ateşgahları ziyaret de etmiştim. Kitapları ellerimde görünce çok heyecanlandım. Osmanlıca okuyabilmek de çok işime yaradı. Tabii harika çevirmenim ve arkadaşım Mari’nin desteğini de es geçemem. Rûmi ve Şems’in sokağı ise tam bir muamma. Tebrizliler başka bir hikaye anlatıyor, kitaplar bambaşka.

Nasıl bir muamma bu?
Tebriz’in Rastaküçe Bölgesi’nde bir mahalle var. İsmi Veijuyeh. Şems-i Tebrizi burada otururmuş zamanında. Hikayeye göre Rûmi onu aramaya Tebriz’e geldiğinde bu mahalleye gelmiş ve Şems’i bulamamış. Onu terk ettiğini anlamış. Akşamları, “Vey ra cu yem,” yani “Onu arıyorum,” diye diye sokaklarda dolaşırmış. Zaman içinde sokağın ismi Veyracuyem’den yola çıkarak Veijuyeh olmuş.
Rûmi Konya’ya dönmüş. Yıllar yıllar geçmiş. Ama hep aramış. Bıkmamış, yorulmamış. Ve nihayet bir gün, Şems’in kendisinde yaşadığını, ondan bir parça olduğu ve ondan hiçbir zaman ayrılmadığını anlamış. Bu nokta umutsuzluğunun bittiği noktaymış. Ve sonsuza kadar birlikte yaşamışlar.
Tebrizliler bu hikayeyi anlatmayı çok seviyorlar. Ama muamma olan Rûmi’nin Şems’in peşinden Tebriz’e gelip gelmediği.
15. yüzyılda yaşamış önemli bir İranlı edebiyatçı Devletşah. Şems’in Konya’yı terk ettiğinde Tebriz’e gittiğini Rûmi’nin gidip onu Tebriz’den geri getirdiğini söylüyor. Ama bir tek o öyle söylüyor. 40 yıl müridi olan Feridun bin Ahmed’in Rûmi’yi detaylı anlattığı Sipehsalar Menakibi’nde de, çok güvenilir olan Eflaki’nin eserlerinde de böyle bir detaya yer verilmiyor. Hepsine tek tek baktım. İlber Ortaylı hocanın kitaplarını, konuşmalarını da didik didik ettim. Emin olamadım. Peki o sokağın ismi ve hikayesi sadece masal mıydı? Romanın bir bölümünde bundan söz etmek istedim. Belki de en sevdiğim bölüm de burası oldu.

Belki de günümüzde pek bilinmeyen ve konuşulmayan bir İran tarihi de var hikayenizde… Tarihle ne kadar ilgilisiniz?
Yaşadığımız coğrafyada bizi etkileyen tüm kültürlerle ve tarihleriyle ilgiliyim. Tarih ve biyografi okumayı severim. Çok geniş bir alan bu farkındayım. Özellikle buralardaki  Yunan, Pers geçmişi; Ermeni, Yahudi etkisiyle oluşan kolektif kültür bizi biz yapan şeyler. Hepsi hakkında daha çok şey bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. İstediğim kaynakları okuyabilmek için uzun süredir Osmanlıca çalışıyorum. İki yıldır Yunanca öğreniyorum. Şimdi işi biraz daha ilerletmek için İstanbul Üniversitesi’nden Eski Yunan Dili Edebiyatı öğrencisi oldum.
Siyaset beni ilgilendirmiyor. Ama ülkelerden söz edilirken sadece siyasi bir takım sonuçlardan söz ediliyor artık. İran şöyle, Yunanistan böyle gibi… Üzücü. İran hakkında en iyi bilinen şey devrim. “Devrim’den önce Paris gibiydi sokaklar,” klişesini duymayan yok. Hazır yeri gelmişken devrim öncesinde İran’da gerçekten hayat güllük gülistanlık mıydı? biraz fikir vermek istedim. İlgilisi zaten biliyordur tabii. Şu petrol denen şeyin o coğrafyada yaptıklarının pek de yeni olmadığı var hikayemde.

Romanın esas kızı Rânâ, bir yandan da ruhsal bir yolculuk yapıyor… Günümüzün en popüler konularından biri kendini bulmak. Bu yolculuk için neler söylemek istersiniz?
Böyle konular hakkında büyük laflar etmeyi sevmem. Dünyaki yolculuğun çok kişisel olduğunu, kimsenin yolunun da diğerine benzemediğini düşünüyorum. O yüzden benim keşfettiklerim de bana özel. Kimseye yol bu, buradan buyrun diyemem. Haddim değil.
Rânâ ise daha çok genç. Art arda yaşadığı kayıplar nedeniyle çok erken yaşta nereden geldim, nereye gidiyorum? diye sormaya başlıyor. Kendi yanıtlarını arıyor. Bunu yaparken de günümüzde sıkça karşılaştığımız bir takım klişe yanıtları duyuyor. Beğenmiyor. Ondan önce bu yollarda yürüyen bazı mistiklerin sözlerine kulak veriyor. Aileden gelen öğretileri fark ediyor. Anlamaya çalışıyor. Kimi zaman kendisiyle dalga geçiyor. Aslında söylemek istediğim her şeyi zaten Rânâ söylüyor.

Elbette ki her şeyden öte bu bir aile hikayesi… Geçmişte gizlenenlerin kuşaklar sonra ortaya çıkması. Hiçbir sır gizli kalmaz mı?
En kısa haliyle öyle de diyebiliriz. Ya da fiziksel özellikler kadar ruhsal özelliklerin ve yaşanmışlıkların da genetik kodlarla kuşaklar arasında aktarıldığını varsayabiliriz. Yarım kalan aşklar da dahil. Hani, büyüklerin deyimiyle “dedesi üzüm çalmış, torununun dişi kamaşmış.” Onun gibi bir şey. Rânâ’nın hikayesi buradan yola çıkıyor. Sonrasının ne kadar doğru ne kadar mistik olduğu okurun bakış açısına kalmış.

2 Replies to “söyleşi: YA BİR BULUTSAN ÜZERİNE”

+ Leave a Comment