KİŞİSEL BİR REFİK HİKAYESİ

Refik kapanmış. Çok üzüldüm. İçim acıdı. Sanki bir insan ölmüş gibi gözlerim doldu. Elbette bu efsane mekanın 66 yıllık tarihinin içinde benim 25 yıllık kişisel tarihim önemsiz gibi gelebilir. Haklı olabilirsiniz. Ama yine de anlatacağım.

Geçen sonbahar. 1 Kasım. Cuma idi. Tarihi çok net hatırlıyorum çünkü Yeşim’in doğum günü. Canımız çok sıkkın. Alacağımız paralar yatmadan bankalar kapanmış. Cepte para çok kısıtlı. Pazartesi yapılacak ödemeler var. Biz, yeni yeni bir şirket nasıl yönetilmeliyi, yaşayarak, darbeler alarak, paralar kaptırarak öğreniyoruz. Gelmişiz kaç yaşına hala kavrayamamışız insanlara güvenmemek gerektiğini.

“Olsun buluşalım Tünel”de diyorum ben. “Karartmayalım kendimizi.”

Yeşim’in son 40’lı yaşı.

Önemserim böyle şeyleri.

İnsan 33. doğum gününü hatırlamaz ama 49’u unutmaz. 50’liyi de hayat sana unutturmaz. Büyük bir kutlama yapılma ihtimali yüksektir.

“Tamam,” yanıtını alınca birkaç kişiyi arıyorum. Bir masaya oturacaksak o masada olması gerekenler… Hepi topu 2-3 kişi zaten.

Bu arada nerede oturacağımız belli değil. Masa o an için hayali.

İki telefonda da benzer konuşmalar.

Evet, biliyorum geç haber verdim. Evet, 1-2 saat sonra Taksim’de olmak zor. Evet, trafik var. Evet, yağmur yağıyor. Evet, rezervasyon yapmadık masa bulamayabiliriz Nevizade’de. Evet haklısın yorgunsun. Ama gelmen lazım. Önemli.

“Tamam,” yanıtını almadan kapatmıyorum iki aramayı da.

Bu arada Nevizade’ye gelmişim. Tam köşede Yeşim ile buluşmuşuz.

Ayaklarımız bizi otomatik olarak Refik’e getirmiş.

Tamam kabul ediyorum, yıllar içinde eğer Beyoğlu’na geleceksek daha çok Yakup2’nin masalarındaki kutlamalara ya da anmalara katılır olduk. Beyoğlu’ndan ayağımızı çekmemize neden olan sebepleri anlatmayayım şimdi. Konumuz o değil.

Her yıl Yeni Yüzyıl yemeği Yakup2’nin üst katında olur. Sevdiğimiz, güzel abilerimiz bizi bu dünyada bırakıp gidince anmaları için de Yakup2’de toplanılır.

Ama eğer masada 2-4 kişi olacaksak, ortada bir dert varsa, nefes almak gerekirse bunun yeri Refik’tir.

O gün, saat daha Refik saatine var.

Dışarıdan bakıldığında sadece birkaç masa dolu.

Ama cuma akşamı. “Kesin rezervasyonlar doludur,” diyor Yeşim.

Kapıyı aralayıp, “Merhaba, nasılsınız?” diyorum şef garsona.

Gülümsüyor, “İyiyim, siz?” diyor, bir yandan da mutfağa aklındaki siparişi söylüyor.

“Biliyorum cuma ve rezervasyonumuz yok. Ama bizim için bir masanız var mı?”

Sanırım o benden daha çok üzülüyor duruma.

Adımı çıkartamaz belki ama simaya yabancı olmadığı kesin.

“Ahhh. Sizi kırmayı hiç istemem ama masa yok.”

Tam kapıdayız. Girişte, camın önündeki masa boş duruyor.

“Bu seferlik burada otursak?” diyorum.

Biliyorum orası müdavim masası. Eve giderken bir kadeh atıp devam etmek isteyen sürekli müşterilerin yeri. Her zaman boş olmalı. Oraya uzun oturmalı müşteri alınmaz.

“Belki sonra erken kalkan olur, içeri geçeriz.”

“İki kişi misiniz?”

Heh bu soru geldiyse masa yüzde 50 bizim demektir.

“Şimdilik evet. Ama iki kişi daha gelecek ilerleyen saatlerde. Bilmiyorum belki de gelmezler.”

Masa 2 en fazla 3 kişilik. Onu söylemek istiyor.

“İki sandalye koyar, sıkışırız biz.”

Bir sonraki kozlarım  olarak sakladığım, “Ama bugün Yeşim’in doğum günü,” ya da “Refik Durbaş olsaydı yanımızda şimdi böyle yapmazdınız,”lara hiç gerek kalmıyor.

Buyur ediyor bizi söz konusu masaya. Bizi de müdavimden sayıyor yani. Tam olarak haksız da değil.

“Ama biraz serin olur kapının yanı ona göre,” diye de uyarıyor.

O vakit Yeşim yanıt veriyor.

“Olsun. 25 yılda en az 10 kez oturmuşuzdur bu kapı kenarına. Sadece bu gece yanımızda güzel abilerimiz yok.”

Bence Refik’in en güzel masası, kapı yanı.

Bir yandan sokaktan gelip geçenleri izleyebiliyorsun, diğer yandan kafamı çevirince meze dolabını, mutfağı… Sonra bordo perdelerin arasından ana salonda oturanları, o acayip palmiyeli duvar kağıdını, çerçevelenmiş eski gazete küpürlerini. Anıları…

Ne yediğimizin pek önemi yok aslında ama ezberden istiyoruz.

Barbunya pilaki, patlıcan salatası, lakerda, atom ve fava. Birer parça peynir ve rakı. Tüm gece yeter bize. Benim aklımdan tombul, Refik köftesi de geçiyor. Ama onu da ilerki saatlere saklıyorum.

“Hadi sağlığa ve de yeni yaşa.”

Bu kapıdan girdin mi sadece bir restoran karşılamaz seni, anılar da karşılar. Tüm gece masaya bir sürü insan gelir gider o anılardan. Durup durup aklına başka bir akşam, başka bir olay gelir insanın.

İlk ben başlıyorum.

“İlk rakımı şu çaprazdaki masada içtim ben. Bol sulu. 17 yaşındaydım. Sadece bir kadehe iznim vardı. Ama masada olmam şarttı.”

“Aman efendim olmaz öyle şey. Ne işin var o yaşta,” demeyin.

Yeni Yüzyıl’ın kültür-sanat servisinde stajerdim. Şefimiz Refik Durbaş, hepimizi o gece Refik’e yemeğe getirmişti. Anlatacakları vardı. Ekibin bir parçasıyış gibi davranmaya bayılıyordum. Oysa belki de 2 ay sonra, vakit dolunca onlardan ayrılacaktım.

Refik, gazetecilerin yemekhanesidir, lokalidir, toplantı yeridir. Gündüz gazetede bitmeyen konulara Refik’te akşam devam edilir. (Arada Boncuk ile de aldatılırdı Refik. Şimdi o da yok.) Mekana bir arkadaşınla gidiyorsan onu iyi tanıyorsun demektir. İş için gidiyorsan ben bu masadaki sohbeti kaldırabilirim mesajını veriyorsundur. Eğer erkek arkadaşınla gidiyorsan onu ailenle tanıştırmaya hazırsındır.

Bunu, takip eden aylarda ve yıllarda gayet iyi kavrayacaktım zaten. Ama ilk akşam sihirli gibi bir şeydi. Benim gibi orduevi yemek salonlarına, Boğaz’daki balıkçılara alışık biri için başka bir dünya idi.

Bir yandan çevreme bakınıyor, bir yandan da şefin söyledikleri arasından hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyordum.

Mekanın sahibi Refik Bey’i ilk geceden tanıdım. Adaşını görünce hemen yanımıza gelmiş, “Toplantı mı? Afiyet olsun,” deyip girişteki masasına dönmüştü. Yıllar sonra vefatı için aynı mekana bir de baş sağlığına gideceğimi bilemezdim tabii.

O, 1 Kasım akşamı olduğu gibi, 25 yıl önce de masada Yeşim vardı. Çaprazımda oturuyordu. Serdar vardı. Aslı vardı. Fatoş vardı. Derviş vardı. Daha Memed aramıza katılmamıştı galiba.

Sonraki yıllarda Beyoğlu’nda yemek yenilecekse yol bizi hep Refik’e ulaştırdı. Bazen geçerken oturulan bir masadan saatlerce kalkılamadı. Bazen yurt dışından gelen misafirler getirildi. Film Festivali’ndeki bir filmden çıkınca, zor bir röportajın stresini atmak için. Ünlü bir yazarla ayarlanan söyleşiye mekan olarak. Gidenlerin ardından kadeh kaldırmak için. Kalanların mutluluklarını taçlandırmak için. Hep gidildi.

Sonra 2000’lerin başında hayat beni Beyoğlu’nda Yapı Kredi Yayınları’ndan çalışmaya yöneltince bu kez de yazar, ressam buluşmalarının adresi yine Refik’ti. Ne hikayeler, ne anılar dinledi bu kulaklar o masalarda. Neler öğrendi, neler gördü? Enis Batur’un karşısında ayaklar titredi. Yaşar Kemal ya da Güneş Karabuda ile otururken olayın ciddiyeti o an için kavranamadı. Ömer Faruk Şerifoğlu ile dertler masaya yatırılırken gelecekteki kariyerlerin hayalleri kuruldu.

Doğum günü kızının da benzer anıları vardı mekan ile ilgili.

Onun anılarındaki en eğlenceli hikayeler operacılarla, baletlerle Refik’te buluşmalarıydı. Bazen de dünyaca ünlü orkestra şefleriyle. Ne havalı isimler geçmişti bu masalardan.

Refik deyince aklınıza sadece meyhane gelmesin demiştim ya hani. Tam da bunu vurgulayan anılar hatırladı Yeşim o gece. Ne güldük.

Bu şehrin kültürünün önemli bir mekanı idi Refik. Bir konser salonu, bir tiyatro sahnesi kadar önemliydi. Şehrin hafızasıydı.

İkimizin de bildiği hikayelerdi bunlar.

Masada bizden başkası yoktu. Beklediklerimiz de zaten onlarca kez aynı hikayeleri dinlemişlerdi. Ama olsun. Anlattıkça keyfimiz arttı. Öğleden sonraki hüzünden eser kalmadı.

Birkaç duble, çokça anı sonra kapı açıldı ve Uluç geldi. Doğum günü kızı şaşırdı. Beklemiyordu.

İlk lafı, “Ne güzel masa bulmuşsunuz,” oldu.

Haklıydı. Hemen bir sandalye getirdi garson. Oturdu karısının yanına. Hiç yabancılamadan hikayelerin içine daldı o da.

Refik Durbaş’a, Okay Gönensin’e, Aytekin Hatipoğlu’na tek tek kaldırdık rakıları… Gözlerimiz doldu. “Ne şanslıyız,” dedik.

Sonraki bölümde de özel hayatlarımızdaki yeri konuşuldu Refik’in.

Geçen gün bir arkadaşım, “Refik’in her masasında ayrı bir sevgilimle anım var,” demişti. O söyleyince düşündüm de, ben onunla yarışamam ama “önemli pek çok kişi”yle o meyhanede bir kez buluşmuşum. Sevdiğim herkesle diyelim.

Bir de kolundan tutup Refik’e götürmek istediğim bir- iki kişi vardı. Hep sonraya bıraktım. Yapmamak lazım. Ne bilirdim 65 yıllık mekanın, sahibi Refik’in ölümüne bile dayanıp pandemiye dayanamayacağını.

O gece de bilmiyorduk tabii. Sohbetin ilerisinde, “Bir gün büyüdüklerinde kızları da getirelim, anlatalım, görsünler,” demiştik.

Biz tatlıya ve çaya geçmiştik ki kapıdan, beklenen ikinci kişi de girdi.

“Ne hikayeler kaçırdın,” dedi Uluç, hep çok çalışan arkadaşımıza.

Sonrasında mı? Son sefer olduğunu bilmeden hesabı ödedik. Bir-iki fotoğraf çektik. Mekanı biraz da dışarıdan seyretmek için hemen sokağın karşısındaki Novo’ya geçip geceye dans ederek devam ettik.

0 Replies to “KİŞİSEL BİR REFİK HİKAYESİ”