HİKAYE: NİLAY ANLATIYOR

En iyisi kelimelere sığınmak böyle bir durumda. Dünya ile bağlantıyı bir süreliğine koparmak. Kendi hayatından uzaklaşıp başka hayatlar kurgulamak. İçinde ne kadar üzüntü, kin varsa dökmek. Yaralara kelimelerle tuz basmak. Bir anlamda kızım sana söylüyorum gelinim sen anlanın ardına sığınmak. Böyle yapınca ne mi oluyor? Kendi kendine itiraf edemediğin pek çok duyguyu Ayşe’ye, Fatma’ya ya da Ahmet’e söyletiyorsun. Sen yiğitliğe bok sürdürmüyorsun; onları maşa gibi kullanıyorsun. Kesin bunun bir adı vardır psikiyatri dilinde. Ben bilmem, doktor değilim. Sadece tespiti yaparım. Dedim ya ne zaman köşeye sıkışsam kelimelere sığınırım. Klavyenin başına  oturururm. Ben istemesem de ellerim yazmaya başlar. Çoğu zaman ne yazacağımı bilmem bile. Planlamam. Sonra bir saat geçince bir de bakarım ki hiç tanımadığım bir kadının hikayesi duruyor beyaz sayfanın üzerinde. Okuyunca, üzülürüm çoğu kez kadına. “Amma da derdi varmış, yazık,” derim. Ya sevildiğini hissedemiyordur, ya kim olduğunu bilmiyordur. En bedbaht hayat onunki sanır ya da doyumsuzdur. Ortak nokta kendi kendine varolamamak, mutlaka bir nesneye, insana ya da duruma (Mesela takdir edilmek gibi) ihtiyaç duymaktır.

Ne garip şey değil mi? Bir insan var diye mutlusun, yoksa mutsuz. Bir çantayı satın aldın diye o gün neşelisin, alamazsan bedbaht. Patron güzel bir şey söyledi diye o günün nefis geçer, haftalık fırçanı yersen yüzün düşer. Bu dünyada yaşamının bedelleri bunlar. İnsansın çünkü, nefsine bu kadar hakim olabiliyorsun. O kadar da kafaya takmamak lazım. Çalışmaya devam, mutlaka gün gelecek sadece var olmak da yetecektir. Hiç olmayı bilmek özgürleştirecektir. O zamana kadar yanmaya ve nefis ile mücadeleye devam.

Yukarıdaki iki paragrafı yazdım yazdım, sildim. Bazı kelimeleri yeniden yazdım. “Aman kimse anlamaz bunu,” dedim. Sonra, “Kim takar okuru,” diye düşündüm, aynısını yeniden yazdım. Eeee asıl konuya bir türlü gelemedim. Çevresinde döndüm durdum. Tema tamam, karakterler aklımda. Ama detaylarla boğuşmaktan baktım ki bir türlü ana konuya gelemiyorum. “Bu böyle olmayacak bodoslama olaya gireyim,” dedim. Bu arada iki gün geçmiş iyi mi. Olsun.

Ne diyordum. İrem. Bir zamanlar en iyi arkadaşım, sırdaşımdı. Harika günlerimiz oldu. Çok destek olduk birbirimize. Çok şey öğrendik birlikte. Hayaller kurduk, sonra bir çoğunun yıkılışını izledik. Küçükken, daha doğrusu üniversiteye giderken bir oyun oynardık aramızda. Diyelim ki bir şey canımızı çok sıktı. Bu bir erkek de olabilir kötü bir sınav sonucu da. Ya da ne bileyim Kemancı’daki konser için evden alınamayan bir izin de. Durumun canımızı sıkması için bir süre verirdik. Bile isteye. Örnek, Tamer beni terk mi etti. Tamam, çok üzücü tabii. Günlerce ağlıyorum, yataklara düşüyorum. Nedenini bir türlü anlayamıyorum. O dönem benim için dünyanın sonu gelmiş gibi. İrem bana destek olmak için elinden geleni yapıyor. Ama bir süre sonra diyor ki, “Bu adam seni niye bu kadar üzdü yaz bakalım. Neye üzülüyorsun.” Ben de oturup yazardım. Bir sayfa. Madde madde. Bir. Ençok sevdiğini düşündüğüm anda ayrılmak istedi. İki. Tam da gelecek hayallerine başlamıştım, bütün planlarım bozuldu. Üç. Ben şimdi kız arkadaşlarıma terk edildiğimi nasıl söyleceğim. Dört. Çok yakışıklıydı. Beş. Şimdi yenisini bulmak zaman alacak. Altı. Sonsuza kadar yalnız mı kalacağım. Yedi. Allahım yoksa ben çok mu çirkinim. İşte liste böyle akar giderdi. Gerçi şimdi listeye bakınca bencilliğime ağılıyormuşum diyorum. Ama o dönemde öyle değildi. İrem listeyi eline alır. “Her şey tamamsa sana yas tutmak ve ağlamak için beş gün veriyorum,” derdi. “Beş gün boyunca ağlamak, zırlamak, bunalım takılmak serbest. Anlayışla karşılanabilir. Hakkındır acını yaşamak. Yaşa. Ama altıncı gün bir daha Tamer sözünü duymacak kimse. Kişisel tarihinin rafları arasına kalkacak.” Gülmeyin ama öyle çok işe yarardı ki bu. Anlattığım yöntemle ne acıları dibine kadar hissedip sonra da rafa kaldırdık biz. Tabii yas tutma süresi olaya ve kişiye göre değişirdi. Sınıfta kaldığım yıl, acı çekme hakkım on beş gündü mesela. Anneannemin cenazesinden sonra, yaşlı olduğu göze alınarak on iki gün süre verildi bana. İrem’in anne ve babası boşandığında ben o kadar da cimri davranmadım. Tam hatırlamıyorum ama neredeyse yirmi gün izin vermiştim.

İlk gençlik acılarımızı böyle atlattık. Her bir acıda biraz daha büyüdük. Sonra İrem, bir Amerikalı’ya aşık oldu. Üçüncü sınıfı bitirdiğimiz yaz tatilindeydik. Turgutreis’te tanıştılar. Ben o sırada İzmir’de dayımların yazlıktaydım. Telefonda söyledi. İstanbul’a döndüğümüzde kararını çoktan vermişti. Topladı tası tarağı Chicago’ya taşındı oğlanın peşinden. Gözü ne okul gördü, ne aile. Gideceğim dedi, gitti. Her zamanki gibi roller arasında ‘kalan’ olmak bana düştü. Hayatımın ne kadar büyük bir bölümünü kapladığını o gidince anladım. Yıllardır birlikte oynadığımız oyunu bu sefer tek başıma oynadım. İrem’in gidişine neden üzüldüğümü yazarken bir de baktım ki aslında İrem’e neden kızgın olduğuma dönüşmüş liste. O da yetmemiş kendi zaaflarıma uzanmış. Bir. Hayatımdaki herkes bir gün beni bırakıp gidecek. Bunu bir kez daha anladım. İki. Herkesten beklerdim de İrem’den asla. Üç. Hani biz her zaman birbirimize destek olacaktık. Dört. Bir daha kimseye güvenmeyeceğim. Beş. Demek ki beni sevmiyormuş. Altı. Bir erkek için sattı beni. Yedi. Bir daha kimseye kalbimi açmayacağım. Sekiz. Yalnızlığı öğrenmem şart. Dokuz. Peki yalnızlık nasıl öğrenilir? Kendi kendime verdiğim yas süresi o güne kadarki en uzun zamandı. Tam üç ay. Bu süre içinde sanki ruhum ağzımdan çıkıp gitmiş gibi hissediyordum. Sanki geride sadece posam kalmış gibi. Ne yediğim yemek tat verdi ne gittiğim herhangi bir yer. Okul açıldı. Derslere girdim çıktım. Tez için araştırma yapmak için haftanın üç gününü kütüphanede geçiriyordum. Peki işe yarıyor muydu? Hayır. Kitaplar bana bakıyordu, ben onlara. Bir gün evden çıkarken annem, kollarımdan tuttu. Artık nasıl ümitsiz görünüyorsam. “Şu kurbanlık koyun psikilojisinden kurtul artık,” dedi. Yas süremini dolduralı on gün olmuştu. Kendi kendime, “Acaba ek süre mi almalıyım,” diyordum. Kurbanlık koyun mu? Ne alakası var. Sadece en yakın arkadaşım tarafından terk edilmiş ve ihanete uğramıştım. Koyun filan değlidim.

Kendime verdiğim ek süre de bitti. Bu arada ben kendime tutunacak yeni bir dal arıyorum can havliyle. Yan fakültedeki Aynur ile takıldım bir süre. Kız benden daha bunalım çıktı iyi mi? Sonra mahalleden arkadaşlara dadandım birkaç gün. Vakit geçirmek maksat, olmadı. İçimde kocaman bir boşluk. Bu arada İrem ile konuşuyoruz arada. Fotoğraf filan yolluyor bana mektupla. Keyfi yerinde görünüyor. Tam o dönemdeydi sanırım, Almanya’dan Murat abim geldi. Büyük amcamın oğlu. Bizim ailenin delisi. Yani bizimkiler öyle der. Fazla okumaktan devreleri yanmış onlara göre. Aşırı sakindir bir kere. Sinirleri alınmış gibi. Sonra her şeyi acayip bir kabullenmişliği vardır. Mantıklı açıklamalarıyla rahatlatır insanı. Beni görür görmez anladı, sıkıntım olduğunu. Ona da hesaplaşma listelerinden söz etmiştim. “Getir bakalım şu listeleri. Koy üst üste,” dedi bana. “Bu sorunlar karşısında bakalım neresi en çok acıyormuş görelim.” Bu benim aklıma hiç gelmemişti. Sonra aldık elimize bir kırmızı kalem, listelerde en çok geçen ortak kelimeleri işaretledik: Gitti, yalnız, sevmiyor, istemiyor, zor, güvenmiyeceğim… Liste böyle uzadı gitti. Olaylar son üç yıldan, apayrı durumlar. Ama gerçekten de kelimelerin neredeyse hepsi aynı. Ağzım açık kaldı. Hayata dair ne kadar korkum varsa kelimeler dökülmüş, şimdi bir de kırmızı kalemle çevresi çembere alınmıştı.

“Güzel yöntemmiş sıkıntıları kağıda yazmak ve kendine acı süresi tanımak,” dedi Murat abim. Ben o sırada kelimelerden başka bir şey düşünemiyordum ki! Gitti, yalnız, sevmiyor, istemiyor, zor, güvenmeyeceğim.

“Ellerini uzat bakalım,” dedi sonra. İki yumruğumu neden olduğunu anlamasam da uzattım ona. “Her şeyi böyle sıkı sıkı tutmak zorunda mısın sen?” diye sordu.

Nasıl yani?

“Yani her şey senin istediğin gibi mi olacak hayatta. İnsanlar senin istediğin gibi mi davranacak. Gelen bir daha gidemeyecek mi?” 

Yok, öyle bir niyetim yok benim. Olur mu öyle şey. Herkesin kendi hayatı tabii. Ben sevilmeyecek biri miyim?

Daha bunları söylerken saçmaladığımı fark ettim. “

Aç bakalım avuçlarını, ellerinden aksın hayat, insanlar. Ne güzel izler kalacak ellerinde baktığında. Anların keyfini çıkarmaya bak,” dedi ve yatmaya gitti. Ertesi gün ben uyandığımda o çoktan çıkmıştı evden. Sonra uzun zaman görüşmedik. Mektuplaştık ama. O da bana pişmanlık listelerini yolladı. Kendi zaaflarını bulmama yardımcı olduğum için teşekkür etti hatta.

0 Replies to “HİKAYE: NİLAY ANLATIYOR”