HİKAYE: ESMA ANLATIYOR

Yılların getirdiği bir otomatikleşmeyle daha başucumda duran cep telefonumun saati 07:30’da çalmadan gözlerimi açtım. Yedi yıldır her sabah güne başladığım yatak odamdaki tek değişiklik duvar rengiydi. Geçen hafta yaptırdığımız boyada duvar cart pembeden kum bejine döndü. Oysa 10 yıl önce, ilk evimizde de yatak odasının rengini özellikle canlı bir pembe seçmiştik Ömer’le. ‘Libidoyu artırır’ diye düşünmüştük. İkimiz de bu seçime gülmüştük hatta. Çok garip bir renk olduğunda hem fikirdik ama zamanla daha az dikkatimizi çektiği için bu konudan hiç söz etmedik. Yanlış anlaşılmasın, Ömer’in bir yere gittiği yok. Libidodaki düşüş de abartılacak kadar değil. Ancak yaş almayla birikte hayatımızda çok daha fazla sadelik ister olduk. Beyazdan biraz daha karakterli olduğunu düşündüğüm bu bej aradığım hissi verdi bana. Temiz, sade ve göze batmayan… 

Yataktan kalkıp, beş adımda vardığım banyoda ilk işim yüzümü yıkamak oluyor. Ben kahveyle ayılanlardan değilim. Su yeterli. Bu arada gözüm aynaya takılıyor tabii. Dişlerime bir göz gezdiriyorum, yine sararmışlar. Bakım zamanı yaklaşıyor. Üç ay sonra 35 yaşında olacağım, göz kenarlarıma bugüne kadar hiç farkına varmadığım, ya da belki de fark edip üzerinde durmadığım çizgiler sinsice yerleşmeye başlamış. Kaşlarımı yukarı aşağı oynattığımda altımda birden fazla çizginin oluşmasını hayra yormuyorum. Daha üç hafta önce saçımı boyatmıştım. Yine beyazlar gelmiş dipten. “İşte,” diyorum, “Kızım Esma 35 yılın sonunda kaybetmeye başladıklarını ayna gayet açık ve net gösteriyor.”

Bu ara bilerek ya da bilmeyerek bir hesaplaşma içinde buluyorum sık sık kendimi. Hadi beş yaşından itibaren her şeyi hatırladığımı var sayalım, 30 yıla neler sığdırdım? Ben mi karlıyım yaşam karşısında? Yoksa yıpranma payı söz önüne alındığı zaman hayat mı benim karşımda 3-0 önde. Ya da yaşarken bir karlılıktan söz edilebilir mi?

Ama sabahları ne yazık ki bunları düşüneye hiç vakit yok, birazdan İnci’nin servisi gelir. Bizimkisi ise tosur tosur uyuyor hala…

-İnci’ciğim hadi tatlım, kalk artık…

İşte günün ilk ve değişmez repliği. Cevap da değişmez elbette,

-Yaaaaa, yine mi?

Bu durumda beş yaşında bir kız çocuğu sahibi olan bir annenin görevi, iki dakika önce kafasında fark ettiği yeni beyazları bir kenara itip hayatının biricik anlamını okula gitme konusunda motive etmektir.

-Tatlım bugün Uçurtma Müzesi’ne gitmeyecek misiniz siz? Bak kaçırırsan karışmam.

Genelde bu cümlenin sonu iki şekilde gelir içeriden,

-Hiiii eyvah, geç kaldım.

Ya da,

-Ben orayı biliyorum, bu sefer gitmesem de olur.

Eğer ilk cevap verildiyse işim kolay, hemen dolaptan iki elbise seçilir (onun seçim için vakit harcamasına fırsat vermeden) ve minik hanıma, “Hangisini giymek istersin?” diye sorulur. İnanılır gibi değil biliyorum ama o yaştaki bir kız çocuğu saatlerini, “Onu mu giysem, bunu mu?” diye düşünerek geçirebilir. En iyisi seçenekleri ikiye indirmektir. Erkekler, “Kıyafet, süslenme ve ayakkabı hastalığı sizin genlerinizden geliyor,” derken haksız değiller hani. Bunu bir kız çocuğu annesi çok erken kavrıyor.

Heee eğer ikinci cevap geldiyse işim daha zor elbette. Bu sefer, yan sınıfın ve oradaki arkadaşı Mine’nin de geziye geleceği, ikisinin serviste sohbet edebileceği ballandırıla ballandırıla anlatılmalı minik hanıma. Genelde bu aşamada istemeye istemeye de olsa kalkar… Yoksa bir sonraki aşamanın annenin sesinin yükselmesi anlamına geldiğini bilir çünkü. 

Son bir şans denemesi de,

-Dur biraz çizgi film izleyeyim de öyle giyinirim.

Ama son iki yılda bu tarz denemelerle sayısız kez karşılaşmış olan anne, bu oyuna gelmez.

-Hemen giyinmen lazım, servisin gelmesine sadece 10 dakika var, deyip geceliği kafasından daha o anlamadan çıkartıverir. 15 dakika içinde elbise giyilmiş, saçlar taranmış, çanta hazırlanmış, yatak toplanmış olarak kapının önüne inilir. Bu arada ele bir muz tutuşturulur ki okula gidene kadar İnci hanımın midesi bulanmasın. Öpücük ve seni çok seviyorum aşamalarından sonra asansörü her zaman İnci hanım çağırır ve birlikte aşağı inip haftanın neredeyse üç günü biz indiğimizde aşağıda bizi bekleyen servise koşulur. Minik öğrenci, servis ablası Ayşegül’e teslim edilir. El sallama filan derken artık annenin de güne başlama zamanı gelmiştir.

Neredeyse dokuz ay her sabah yaşanan bu rutinden şikayetçi miyim? Hayır. Hatta bazı sabahlar İnci’yi ikna etmenin çalıştığım reklam ajansının patronunu ikna etmekten daha zor olduğunu düşünüyorum. Bulduğum uydurma çözümler sabah sabah benim için de bir zihin jimnastiği oluyor.

Babamız sabah 6:30’da evden çıkmak zorunda olmasa da bu rutinimiz değişir miydi? Emin değilim. Sanırım yine de içim rahat etmez kalkar, bu hazırlanma sürecine şahit olmak isterdim. Bu sabahki yoğun koşturmamdan dolayı kendime artı 10 puan veriyorum. Ve hayat karşısında saat 8:15 itiariyle 1-0 önde olduğumu söyleyebiliyorum.

Benim hayatta hiç döpiyesim olmadı, döpiyes giymemi gerektirecek bir işim de… Özellikle öyle istedim. Kalıplara sıkışma fikri beni geriyor. Söz konusu olan şey bir etek ve ceket bile olsa tahammülüm yok. O yüzden hep yaratıcı tarafımın peşinden gittim. Aslında kendi işim olsun çok istedim ama şans yaver gitmedi. Belki bundan sonra. İletişim fakültesinde başlayan iş hayatım, üç farklı reklam ajansında devam etti. Beş yıldır Ajans Kırmızı’dayım. Çoktan direktör olmalıydım ama bir türlü sıra bana gelmedi. Ama sektörde tanınıyor olmanın faydalarını yaşamıyorum dersem yalan olur. Direktörümün kıçını toplamaktan yorulduğum zamanlarda vurup kapıyı çıkamamanın getirdiği bir sinir oluyor hep üstümde. Ah borçlar olmayacaktı, bak ben kaç kere basmıştım istifayı.  Ama hayat öyle filmlerdeki gibi olmuyor. Risk alamıyor insan. Ben de alamadım elbette.

Dışarıdan bakıldığında, adama, “Allah’tan belanı mi istiyorsun,” diye sorarlar. Yok tabii istemiyorum da kalıpların arasında sıkıştığımı hissediyorum be hayatım. Evde anne kalıbı, işte en iyi yardımcı kadın oyuncu kalıbı, evlilikte yılların verdiği sıradanlığın kalıbı…  Ne istediğimi düşünmeye fırsat bile kalmıyor ki! İşte 35 yaşına birkaç hafta kala içimden geçenler bunlar. Hayatımdaki fazlalıklardan kurtulmak ve kendim olmak istiyorum ben. Bunu her geçen gün çok daha fazla istiyorum üstelik. İstemek yetiyor mu? Hayır. Harekete geçmek lazım. Ayla’nın, “Sen konformistsin kızım, işine geliyor bu hayatı yaşamak,” tespitinin üzerinden neredeyse aylar geçti. Değişen bir şey var mı? Bir tek yatak odasının duvar rengi. Ama o zamandan beri hayat karşısında 2-0 yenik gibiyim.

Kafam bunlarla bir dünyayken telefonum çaldı. Ömer arıyor. Antalya’da bir iş toplantısındaydı iki gündür. Otelin, Antalya şubesini açmak için buldukları arsa için gittiler. Sesi gergin. “Esma, ben 17:00 gibi İstanbul’da olacağım. Eve gitmeden seni işten alsam, yemek mi yesek?” diyor tedirgin bir sesle.  Yorgun tabii ama özlemiş galiba. “Tamam,” diyorum. Başka da bir şey demiyor. Sadece, “Görüşürüz.” Hastasıyım, bu “Görüşürüz,” sözünün. Araya resmiyet katmak istendi mi hemen ortaya çıkıyor. Öptüm, haberleşiriz, sevgiler filan değil. Görüşürüz. Bu sözü duydum mu anlıyorum ki resmiyet katmaya çalışıyor karşı taraf. Kızım Esma manyak mısın? Kocan ilişkinize nasıl bir resmiyet katmak isteyebilir. En kötü ihtimalle, toplantısı götü gitmiştir, maddi bir sıkıntı filan ortaya çıkmıştır. Farkında bile değildir ne söylediğinin.

Trafikte boğuşulan bir buçuk saatin sonunda, geç kaldım diye koşturduğum ofisin ışıklarını yine ben açıyorum. Saat olmuş 10:00, bir Allah’ın kulu yok ortalıkta. İyi mi? Yahu ben niye koşturdum o zaman. Bugün teslim edilmesi gereken iki proje yok mu? Nerede bu grafik ekip? Sonra neden biz saat 18:00 oldu mu çıkamıyoruz? derler.  Saat 10:20 gibi gibi ekip dökülmeye başlıyor. Dur daha, bunun çayı var, kahvesi var. Bir önceki gecenin dedikoduları var. Sonra hop, bakmışsın öğle yemeği vakti gelmiş. Ve çalışmaya başlarken saat olmuş sana 13:00. Hep aynı terane. Ama bizim direktörde kabahat. Sen saat 11.30’da ofisin yolunu zor bulursan millet ne yapmaz. Sonra Esma yırtsın kendini. Yok ya, olmayacak bu iş. Vallahi alacağım bir gün çantamı, eczaneye diye çıkıp bir daha geri gelmeyeceğim. Uzaktan yollarım istifamı. İhbar süresini filan da özenle istiflediğim izin günlerime sayarlar. Güzel hayaller tabii.

O sırada telefonum çaldı. Fark ettim ki saat 16.00 olmuş bile. Arayan Ömer.

– İndim ben, arabayı aldım. Yirmi dakika içinde gelmiş olurum.

– Tamam hayatım, ben de toparlanıyorum. Nereye götürüyorsun beni?

– Bilmem, sakin bir yer olsun mu?

– O zaman Karışma Sen?

– Tamam anlaştık.

Cankurtaran’daki Karışma Sen, en mutlu zamanlarımın da en hüzünlülerin de önemli mekanı olarak hayatımda yer etmiştir. Ayda bir üniversiteden kızlarla gideriz. Annemi götürürüm, doğum günümü kutlarım. Severim yani bu eski püskü meyhaneyi. Bir tarama yaparlar ki, İstanbul’da hiçbir yerde yiyemezseniz böylesini. Karides güveci, favayı, topiği filan saymamayım. Nefistir. Haftalardır da gitmemiştim. İyi olacak.

Yarım saat sonra Ömer’in şirket arabasına binmiş, yanağıma konan öpücüğün havasıyla görüşmediğimiz iki günün özetini geçiyordum. Konumuz genelde İnci idi. Okulda yaptıkları, sabah huysuzluk seansları, hafta sonu gidilecek doğum günü aktivitesi. Sanırım hep ben konuştum. Ömer sessiz, sessiz dinledi. Yorgun olmalı.

– Eeee sen ne yaptın Antalya’da? Ne zaman başlıyorsunuz inşaata?

– Daha belli değil, zorluyor adamlar.

Karışma Sen’e kadar ağzından çıkan tek cümle. Kovuldu mu acaba? Suratı da bir tuhaf. Allah’tan sahil yolunda trafik yok 18:30 olmadan denize bakan masamızda kurulmuşuz.

-Ne iyi akıl ettin böyle bir akşamüstü kaçamağını. Canım da acayip rakı istiyordu iki gündür.

Sevdiğim ne varsa on beş dakikadan daha kısa süre sonra masanın üzerinde. Rakılar da konuldu.

-Haydi o zaman sağlığımıza.

Hayat bak bu ilk yudum, bir gol sayılır. 2-2 oldu maç.

Yine ses yok Ömer’den. Üzerine gitmiyorum. Dökülmesi iki kadehe bakar. Alkole çok dayanıklı değildir. Üniversitede gittiğimiz barlarda benden önce sarhoş olmasın diye tüm gece aynı birayı elinde tutardı. Kendini koy verdiği gecelerde de ikinci biradan sonra başlardı gevezeliğe. Ama bu gece fena içmiyor hani. Bu hızla giderse benden önce görecek kadehin dibini.

Sonra, tam ben taramadan bir kaşık daha almış ve kızarmış ekmeğimin üzerine sürmeye hazırlanırken. Şöyle bir cümle duydum gibi geldi bana.

– Esma, ben boşanmak istiyorum.

Yan masadan geldi sanırım. Sonra aynı cümleyi tekrar duydum.

– Esma, ben boşanmak istiyorum.

O anda sesler uğultuya, ışıklar karartılara dönüştü. Midem ağzıma geldi. Kusmamak için kendimi zor tuttum. Başım dönüyor. Üstelik rakıdan değil.

– O nereden çıktı? Delirdin mi?

– Bir süredir düşündüğüm bir şey bu. Sana nasıl söyleyeceğimi bilemediğim için hep ertelediğim bir şeydi. Artık içimde tutamayacağım. Çünkü bu seni kandırmak oluyor.

Bayılmamak için derin derin nefes alıyorum. Yok, yok şaka bu. Dile geliyor kocam.

– Sen de ilişkimizin yıprandığını hissediyorsundur. Ben seni hep çok sevdim, hala da seviyorum. Ama artık olmuyor, yapamıyorum. İstersen ben bir süre evden ayrılayım. Sonra konuşuruz detayları.

Gerisini uğultu gibi duyduğum sözler. İnci’nin bu durumu daha az yarayla atlatması için neler yapmamız gerektiğiyle ilgili detaylardı. Dur bir dakika ne ara karar verdik boşanmaya da İnci’nin etkilenmesi ya da etkilenmemesini konuşmaya başladık. Yok artık.

Aklımı toplamam ve Ömer’i bu saçma fikirden vazgeçirmem lazım. Düşünebildiğim tek mantıklı şey bu. Acaba şu hep sözünü ettikleri, gazetelerde okuduğum 40 yaş bunalımına filan mı girdi kocam?

Bu arada sanırım ağzımdan hiçbir ses çıkmamış olacak ki, “Sen iyi misin Esma?” diye sordu.

-İyi mi? Ben mi? İyi mi? Nasıl iyi? İyi ne demek? Nasıl iyi olunuyor? Nasıl iyi olabilirim?

İyiyi cümle içinde kullan diyen öğretmene cevap gibi birbiri ardına sıralıyorum soruları. Şoka girmek böyle oluyormuş demek ki. Sonra daha ben bile ne olduğunu anlayamadan gözlerimden yaşlar fıskiye gibi fışkırmaya başlıyor. Ağzımdan çıkan sözlerin ne anlama geldiğini ben bile anlamıyorum, Ömer’in anlaması söz konusu bile değil.

Kocam o sırada, başını öne eğmiş. Sessizce oturuyor. Kabahat işlediğini bilen ve affedilmeyi bekleyen çocuklar gibi. Ama aslında affedilmek gibi bir derdi de yok. Huuuu Esma, kendine gel. Adam elden gidiyor. Bir şey yap.

Restorandan nasıl kalktık, eve nasıl geldik hiç hatırlamıyorum. Sadece Ömer’in bana sıkı sıkı sarıldığı kalmış aklımda. “Ağlama ne olur, üzme beni,” sözleri kulağımda çınlıyor. İnci çoktan uyumuştu gittiğimizde. Onun yanına uzanıp orada uyumak istedim aslında. İzin vermedi Ömer. Sanki birkaç saat önce boşanmak istediğini söyleyen o değilmiş gibi, kucağında uyuttu beni. O kadar mı çaresiz görünüyordum acaba? Dünya başıma yıkılmıştı ve ben bunca ağırlığın altında kalakalmıştım. Mükemmel bir hayatım var sanırken meğerse sadece başımı kuma gömmüşüm. Bu noktaya geldiğimizi nasıl fark edememişim. Bir ay kadar kendi kendimi sorguladım. Kim bilir adama hayatı ne kadar dar ettim? dedim. Vazgeçirmeye çalıştım. Terapiste gitmeyi teklif ettim. Kendimi küçük düşürdüğümü umursamadan karşısında göz yaşı döktüm, hatta, ‘Bunu bize yapma,’ diye yalvardım. Nuh dedi peygamber demedi.

Sonra bir gün, evden ayrıldığının üçüncü gününde ortaya çıktı ki, meğer benim Ömer’in Antalya’da bir sevgilisi varmış. Yaklaşık on aydır beraberlermiş. Üstelik kadın dört aylık da hamileymiş. Bana söylemeye cesaret edememiş. Kimden duyduğumun bir önemi yok. Ayrıntılarla canınızı sıkmayayım. Hikaye orada bitti. Hayat 5- Esma 1.  Önümüzdeki maçlara bakacağız artık.

0 Replies to “HİKAYE: ESMA ANLATIYOR”