HİKAYE: FATMA ANLATIYOR (BÖLÜM II)

Anam dediydi bana buradaki rahatı beyinin evinde bulamazsın diye. Haklı olduğunu düğün gününün sabahında anladım. Gözünü açar açmaz,“Kalk kız, sofraya yardım et,” diye kükredi Mustafa. “Tamam,” dedim.

Ama aklım uykuda. Gecenin yorgunluğu var ruhumda, bedenimde. Memelerim acıyor, belim kopuyor, dudaklarım çatlamış. Gece boyunca o üzerimde gidip geldikçe kemiklerim kırılacak sandım. Öyle hoyratça davrandı ki, konuştuğumuz pastahanedeki, nişandaki, evlilik alışverişindeki mülayim adamdan eser yoktu. Yan ev komşumuz Birsen abla gelin hamamında kulağıma, “Korkma, çok hoşuna gidecek,” demişti oysa. Ama yanıldı, hem de çok. Hiç hoşuma gitmedi, canım yandı. Ağlamak istedim, ses çıkartamadım.

Sanki 23 yılın hesabını benden sormak ister gibiydi Mustafa. Hele o rakıyla karışan ter kokusu yok mu?  Esmer, pis sakallı, koca burunlu yüzünü görmeyeyim diye gözlerimi yumdum ama pis kokusunu duymamak için burnumu kapatamadım. Alışacağım, mecburum. Belki bir süre sonra sıkılır benden. Her gece her gece istemez.

Bir aydır hayatımın büyük bir bölümü mutfakta geçiyor. Mutfak evin en önemli alanı. Günün her saati ocak yanıyor, tencereler tıngırdıyor. Bir bolluktur gidiyor. Tel dolaplar ağzına kadar erzak dolu. Her öğün için ayrı bir şey pişsin istiyor Esma annem. Sert bir kadın ama beni seviyor. Yardımcı olmaya çalışmasından anlıyorum.

Mustafa’dan küçük iki oğlu daha var. Biri Han. Sessiz bir çocuk. Beyimden dört yaş küçük, halıcıda çalışıyor. Bütün gün evde değil. Geldiğinde de benden bir şey istememeye özen gösteriyor. Konuşmak zorunda kalırsa da, hiç yüzüme bakmıyor. Sevmedi beni galiba ya da çekiniyor. Onun bir küçüğü de Ali. Sekizinci sınıfta. Annesi en çok onunla ilgileniyor. Küçükken ateşli bir hastalık geçirmiş, ölümden dönmüş. O yüzden evin kıymetlisi.

Esma annem, “Kızım,” diyor bana. Sürekli tavsiyelerde bulunuyor: “Mustafam yemeklerde çok soğan istemez.” “Mustafam, güler yüz sever.” “Mustafam iç pilavı tereyağlı yer.” “Mustafam banyodan çıkınca fanila ve donunu yatağın üzerinde mutlaka ütülü görmek ister.”  Hepsini bellemeye çalışıyorum. Onun istediği gibi biri olmak için elimden geleni yapıyorum. O zaman bu evdeki herkes beni sever. Anamın evine dönmek zorunda kalmam kuzenim Nur gibi. Maazallah ne yaparım öyle bir şey olursa.

Her gün bir diğerinin benzeri. Sabah kalk, kahvaltı hazırlamak için anneme yardım et. Babam benimle pek konuşmuyor zaten. Hala ne isteyecekse anneme sesleniyor. Alışacak elbet. Mustafa, sert yüz hatlarını babasından almış. Tıpkı onun gibi yüksek çıkıyor sesi. Ama bence annem ne derse evde o oluyor. Gizli yönetici o. Babam ve Mustafa dükkana gidip Han halıcının yolunu tutana kadar Ali çoktan okulda oluyor. Annem ve ben evde yalnız kalıyoruz. Önce bir sabah kahvesi yapıyorum ikimize. Arada fal da bakıyoruz. Üç vakte kadar bana erkek bir bebek görünüyor. Kıkırdıyorum utanarak. “İnşallah o da olacak,” diyor annem.

Sonra bir gün, sanırım geçen hafta, Han öğlen yemeği için eve uğruyor. Her zamankinden biraz farklı görünüyor. Terlemiş. Sanki çok acele etmiş gibi. Mutfakta oturuyor, önüne bir tas yemek koyuyorum. Yeni yaptığım güveçten. Yine hiç suratıma bakmıyor. Bir derdi var bu çocuğun. O bana bakmıyor ama sanki nefesini ensemde hissediyorum. Sanki daha önceden tanıyormuşum gibi geliyor bu sıcaklığı. Konuşmak istiyorum, bana bir şeyler desin istiyorum ama ağzını açmıyor. Sadece yemeğini yiyor. Utangaçça teşekkür edip bahçeye çıkıyor. Bir sigara yakıyor. O daha sormadan bir kahve yapıp götürüyorum. Gül lotifli fincana baktıktan sonra gözlerini kaldırıyor ve bana bakıyor. Hüzünlü, ümitsiz bir bakış. Allahım ne kadar da farklı ağabeyinden. Yumuşacık bakıyor. Sanki beni kucaklamak isteyip cesaret edemiyormuş gibi. Hemen toparlanıyorum tabii. Olur mu canım. Ben Mustafa’yla evliyim. Tövbe tövbe. Daha neler.

Hızlı adımlarla mutfağa dönüyorum, Han işe dönene kadar da bahçeye çıkmıyorum. O da mutfağa gelmiyor. İşlere dalıyorum sanra.

Akşam ezanından sonra ev halkı bu sefer bahçedeki büyük masanın etrafında bir aradayız. En son ben oturuyorum, beyimin yanındaki boş sandalyeye. Utanmasa Han’a bakacağım kafamı kaldırıp ama ne mümkün. Yemekleri koy, pilavı getir, sonra meyvesi, tatlısı derken tüm akşam bir mutfağa bir bahçeye koşturuyorum.

Kimse yerinden kalkmıyor. Nasıl olsa Fatma var. Sofrayı toplarken annem de birkaç tabak taşıyor mutfağa. Hepsi o kadar. Ben bulaşıkları yıkayıp mutfağı toplayana kadar evin erkekleri uyuklamaya başlıyor. Annem ise tığ oyası yaptığı başörtüsü ile uğraşıyor hala. Saat gece yarısını geçiyor. Yılların izi bu saatten sonra daha net görünüyor babamın göz altlarında. Kolay değil, üç erkek çocuk, bir gelin ve bir eşi geçindirmek için güneş doğarken çıkmak evden.

Yalandan olduğunu anladığım bir esneme ile yerinden kalkıyor. “Allah rahatlık versin,” diyerek. “Rahat olun, ben yatıyorum, keyfinize bakın,” demek istiyor aslında. O gittiği anda annem de arkasından çıkıyor odadan. Ben de gayri ihtiyari önce az önce kullandığımız meyve tabaklarını götürüyorum mutfağa. Odaya döndüğümde Han ve Ali yataklarını yapmaya başlamışlar bile. Han kaçamak bir bakış atıyor bana doğru. Utanıyorum ama yine de içimden gözlerimi kaldırıp ona bakmak geliyor. Ama ne mümkün.

Bu arada Mustafa da bizim odanın yolunu tutuyor.  Allahım hiç de uykusu yok. Bu geceyi de atlatabilecek miyiz acaba? Bu sabah değiştirdiğim çarşafların üzerine elbiseleriyle uzanıyor beyim. Ben giynip yatağa uzanana kadar uyuyakalıyor, çok şükür. Han, geliyor gözümün önüne sonra. Niye ben bu çocuğu düşünmeden edemiyorum Allahım. Bakışlarında bir şey var beni ona çeken. Bir de elleri, o kadar beyaz ve düzgün ki.  Elleri bana dokunsa ne hissederim acaba? Kışşşşşt, gidin başımdan şeytanca düşünceler. Ben evli bir kadınım.

Uyumuşum. Sonra üzerimde bir ağırlıkla uyanıyorum. Hava hala karanlık. Ne oluyor dememe kalmıyor Mustafa’nın ne zaman sertleştiğini bile anlamadığım aleti ani bir hareketle içime giriyor. Ne ara çıkardı donumu? Hayvan. O nefret ettiğim hırıltılar başmamıştı bile. Bu arada el çabukluğuyla geceliğimi yere atıyor. Bir yandan göğüslerimi sıkıyor, bir yandan da boynumu ısırıyor. Bir ara saçlarımdan tutarak yüzüme bakıyor. Yüzündeki hırs, nefret korkutuyor beni. Hırsla gidip gelmeye ara verip yatağa devriliyor. Bu sefer de beni üzerine çıkarıyor. Aletinin üzerine oturtuyor. “Haydi,” diyor sıra sende. Ne yapılır böyle bir durumda? Ne yapmalıyım? Bir bu eksikti. Böyle bir şeyden hiç söz etmemişti Birsen abla. Acımayacak diyene kadar birkaç taktik verseydi ya. Offff iyiydi yattığım yerde gözlerimi kapatıp bitmesini beklemek. Ben çaresizlikle sağa sola bakınırken gözüm aynaya takılıyor. Aralık kapından tanıdık bir çift gözün bizi izlediğine yemin edebilirdim. Ama mümkün değil. Daha dikkatli bakınca yanılmadığımı anlıyorum. Han bu. Bizi izliyor.

Beni istesin, arzulasın istiyorum. “Neler kaçırıyorum,” desin kendi kendine. Bir şeyler yapmalıyım. Mustafa’nın bir aydır bana yaptıklarını bu kez ben ona uygulamaya karar veriyorum. Öne ve arkaya doğru hareket etmeye başlıyorum yavaş yavaş. Sonra giderek hızlanıyorum. Bir gözüm aynada, Mustafa’nın inlemeleri hızlandı. Demek ki doğru yoldayım. Ah Han, görüyor musun neler kaçırdığını? Arada saçlarımı geriye doğru atıyorum, keşke bu örgüleri açsaydım. Kim bilir ne kadar çocuksu duruyorumdur. Mustafa’nın elleri memelerimde, halinden çok memnun. Bir ara kalçalarımı avuçluyor. Bir aydan sonra ilk kez içimde bir şey kıpırdanıyor. Bu dokunuş hoşuma gidiyor.

Yoksa hoşuma giden arzu ettiğim bir çift gözün beni izliyor olması mı? Bir eziyet gibi gelen girip çıkışlar, meme avuçlamalar, boynumu ısırmalar şimdi bitmesin istiyorum. Mustafa’nın üzerindeki hareketlerim de hızlanıyor. Beyim halinden memnun. Acaba kapının önündeki asıl adam ne hissediyor. Beğeniyor mu sevişmemi?  İçinde arzu kıpırtıları oluşuyor mu?

Ne olursa olsun ilk kez bacaklarımın arasındaki bu alet canımı yakmıyor, aksine hiç bilmediğim bir zevkle tanıştırıyor beni. Sanki içimde bir tüp patlayıverecekmiş, bir nehir tüm coşkusuyla akacakmış gibi. Nedir bu? Yoksa Birsen ablanın söz ettiği zevke yaklaşıyor muyum? Kadın haklıymış. Güzelmiş.

Han olsaydı içimdeki nasıl olurdu peki? Tüm cesaretimi toplayıp bu kez aynaya değil, direkt kapıya çeviriyorum gözlerimi. “Seni istiyorum,” demek istiyorum ona. Hala orada, görüyorum. Ama ne mümkün. Tam o sırada Mustafa’nın nefesleri iyice hızlanıyor ve tohumlarını büyük bir şehvetle içime akıtıyor. Çıkardığı sesi annemler de duyacak diye korkuyorum. Han’ın gözlerindeki acıyı o karanlıkta bile görüyorum, bilmem, belki de bana öyle geliyor. Beni niye sevsin, istesin ki; ben yengesiyim.

0 Replies to “HİKAYE: FATMA ANLATIYOR (BÖLÜM II)”