HİKAYE: BEYZA ANLATIYOR

Gazetenin tatil ilanlarına ağırlıklı olduğu sayfalarından gördüm Viva’nin ilanını. Eylül ayı boyunca yüzde 40’lik özel indirim uyguluyorlardı. Bu yaz bizim ofisten kızlar haziran ayında tatile çıkmışlardı. Ben o dönemde temmuzda yapılacak uluslararası sunumun hazırlıklarını sürdürdüğüm için ofiste geçirmiştim günlerimi.

Elif dışında tanıdığım herkes tatilini yapmıştı. Dolayısıyla ilanı görür görmez Elif’i aradım ben de. Daha önce bir-iki arkadaşının bu tatil köyüne gidip çok eğlendiğini anlatarak, fikrime sıcak baktı. Fiyat uygundu, daha önce giden arkadaşlardan alınan yorumlar olumluydu ve tabii her şeyin ötesinde eylül ayı iyi bir yaz tatili için son fırsattı.

Ertesi gün Elif’le iş öncesinde buluşup ilanı veren turizm acentasına gittik. Dört taksit yaptılar. Uçak biletleri için de yüzde 50 indirim. Üstelik ilanda dikkat etmediğimiz bir şeyi de bu görüşmede öğrendik: Tatil köyündeki tüm su sporları ücretsizdi. Yıllarca yelkenle uğraşan Elif bu işe çok sevindi. Bense, “Belki sörf denerim,”den öte bir şey geçirmedim içimden.

Sonraki birkaç gün iş saatleri deniz kenarında oturma hayalleri kurdum, iş çıkışlarında da ofise en yakın alışveriş merkezine gidip plaj terliği, yeni bir bikini, 10 faktörlü güneş kremi –eylül güneşi ne kadar yakardı ki insanı?- , bir iki seksi elbise, şort gibi ihtiyaçlarım için alışveriş yaptım. Belki tatil köyüne yakın beldenin diskolarına gideriz ya da belki de köyün diskosu cuma ve cumartesi akşamları hareketli oluyordur… Hazırlıklı olmakta fayda var.

Bavulumu hazırlamam neredeyse üç gün sürdü. Eylül çok ara bir ay. Gerçi o yıl havalar çok sıcak gidiyordu ama ya akşamları üşürsem diye üç adet merserize kazak da koydum önce. Sonra kazakların sayısı fazla geldi ve ikisini çıkardım. Bir tane neyime yetmiyordu. Zaten büyük bir ihtimalle o kazağı da giyeceğim filan yoktu ya. Maksat tedbirli olmak. Belki odada yoktur diye saç kurutma makinesi; birkaç gün sonra sürpriz yapabilecek koltukaltı tüyleri için epilasyon aleti; olası güneş yanıkları için kremler; güneşten ve baş ağrıları için birkaç ağrı kesici; yolculuklarda en büyük problemim ‘kolay tuvalete çıkamama’ için bitki çayları, turizm acentesinden verdikleri voyager belgeleri…

Yolculuk sabahı Elif gelip aldı beni evden. Bavulumun büyüklüğünü gördüğünde gözleri fal taşı gibi açıldı ama bir şey söylemedi. Arabayı havaalanının otoparkına koyduk. Kampanya vardı: Bir haftası 80 YTL. Sabahın körü olduğu için tatil neşesi henüz ruhumuzu kaplamamıştı. Daha çok zorla çıkılan bir iş gezisine gider gibiydik. Check-in’leri yaptırıp bavulları teslim ettikten sonra, Divan’da birer kahve içerken kendimize gelmeye başlamıştık. Elif, bir yaz aşkı yaşamak için yanıp tutuşuyordu. Şöyle, gün batımlarının ve doğumlarının birlikte izlenebileceği bir aşk. Bir haftalık, tadı damakta kalacak bir aşk. Kavgalar, birbirini yıpratmalar başlamadan ayrılığın yaşandığı bir aşk. Ben ise kafamı dinleme derdindeydim. Bavulumdaki üç kalın roman bu sakin günlerde bana arkadaşlık edecekti, bu kadarı yeterdi.

Uçakta THY’nin dergisine göz attım, yan koltukta oturan kadının elindeki kırmızı çantanın fiyatının ne olabileceği üzerine beyin jimnastiği yaptım, bir fincan daha kahve içtim. Ve geldik. Tatil köyü havaalanına yarım saat mesafedeydi ve ulaşım için bir otobüs ayarlanmıştı. Bavulları almak, araca yerleşmek derken yarım saat daha geçti. Bir an önce sosyalleşmek için yanıp tutuşan Elif, dakikaları sayıyordu. Haksız da sayılmazdı evden çıkmamızın üzerinden saatler geçmişti. Otobüs, ana yoldan tatil köyleri okunu takip ederek sapınca gelmek üzere olduğunuzu anladık. Yan yana tatil köyleri sıralanmaya başlamıştı. Dikkat çekmek için her birini girişi farklı dekore edilmişti. Tek ortak özellikleri hepsinin oldukça gösterişli bir mimariye sahip olmalarıydı. Yabancı turistlere kendini beğendirmek için lüks göstergesi hiçbir şey unutulmuyordu. Şampanya ikramları, geceleri havai fişek gösterileri, jakuzili odalar, bin bir çeşit yemeklerle hazırlanan açık büfeler, açık büfe istemeyenler için ala carte restoranlar, plajlarda soğuk havlu hizmeti, su sporlarının her türlüsü, SPA’da Uzakdoğulu kadınların yaptığı masajlar.

Otobüs yavaşladı ve bir okul kampını andıran kapıdan içeri girdi. Muavin: “Viva’da inecek kalmasın,” deyince hazırlanmaya giriştik. İlk intiba, yol boyunca önünden geçtiğimiz havalı binaların aksine daha eski moda bir ortamda olduğumuz yönündeydi. Tatil köyünün yemyeşil ağaçlar arasında iki katlı villalardan oluşması hoşuma gitmişti. Ama biraz daha yeni olsa, “hayır,” demezdim. Resepsiyon, diğer villalardan biraz daha büyükçeydi ve tam merkezde konumlanmıştı. Odalarımızla ilgili detaylar halledilirken, çevreye bakınıyordum. Havuza doğru giden iki yakışıklı dikkatimi çekti. Çocuklardan birisi gülümsedi ve, “Günaydın,” dedi. “Sıcak kanlılığın bu kadarı olur. Ne güzel,” diye fısıldadı Elif.

Anahtarımızı alıp, iki tarafı ağaçlı yoldan ilerleyip odamıza gitmemiz, on beş dakikamızı bile almadı. Tüm tatil köyü ikişer katlı villalardan oluşuyordu. Villaların tek farkı pencerelerinin farklı renklere boyanmış olmasıydı. Kimilerininki pembe, kimilerininki yeşil, kimilerininki ise gök mavisiydi… Bizim odamız gök mavisi renkli olan iki katlı bir villanın alt katındaydı. Tek kişilik iki yatak, bir kanepe, bir dolap, iki küçük komodin, küçük ekran bir televizyon… Bir de sıradan bir banyo. Hepsi bu kadar. Odamız sanki 1980’lerde yapılmış ve sonrasında sadece yatak çarşafları değiştirilmiş gibiydi. Elif bavulunu boşaltırken ben de balkona çıkıp Akdeniz’e doğru baktım. Bahçeyle aynı hizadaki balkonda plastik beyaz bir masa ve iki sandalye vardı. Bahçede dikili mor renkli çiçekler boyunlarını balkona doğru uzatmışlardı. Bahçenin ilerilerinden tatlı bir yasemin kokusu geliyordu. Gün batımlarında, kitabımı hatim edeceğim manzarayı bulmuştum. Odamız pek lüks olmayabilirdi ama bu manzara ve doğal ortam pek çok otelde artık bulunmuyordu. Odaya girip ben de bir iki elbisemi astım, makyaj malzemelerimi banyonun mermer tezgahının üzerine yerleştirdim. Plaj çantamızı hazırlayıp, bikinilerimizi giyip kendimizi dışarı attık.

“Çocuklu aileler deniz kenarına iner, gençler havuz kenarında olur,” düşüncesiyle havuzu gösteren okları izledik. Gerçi birkaç gün sonra tatil köyünde pek de fazla çocuklu aile olmadığını fark edecektik. Meğer bizim Viva, ‘adult only’ imiş. Vakit öğleni geçtiği için havuz kenarında yer bulmak pek mümkün olmadı. Havuz barın önündeki sandalyelere koyduk eşyalarımızı ve kendi kendimize birer ‘hoş geldik birası’ söyledik.

Daha ilk biralarımızı bitirmiştik ki, Elif çevresine alıcı gözle bakıp, “Burası bizim okulun yaz kampına benziyor,” dedi. O an benim de beynimde şimşek çaktı. Daha 2 saattir buradaydık ama kendimi üniversite günlerime dönmüş gibi hissediyordum. Bir tatil köyünde herkes bu kadar mı genç ve bakımlı olur be kardeşim. Ve tabii sıcakkanlı. Hani okulun ik günü kantinden içeri girşisiz gibi bakıyor herkes. “Merhaba,” diyenler, nereli olduğumuzu öğerenmek için neredeyse takla atkadıkları kalan, İngiliz turistler, soda isteyince, “Bence buz gibi bir biraya ihtiyacınız var,” deyip elimize bardakları tutuşturan barmen… Kesinlikle doğru yerdeyiz.

Günün geri kalanında Elif sosyalleşmek için çaba harcadı, ben de havuzun hemen yanındaki çimenlere attığım havlumun üzerinde güneşlenerek geçidim. Daha ilk günden getirdiğim kitaplarından ilkinin yarısına kadar okumuş olmam pek de iyi sayılmazdı aslında. Sosyalleşmek şarttı. Köşedeki masada, gürültücü İngiliz turistler olmasaydı sanırım kitabı bitirebilirdim de. İçlerinden mavi gözlü, esmer olanı beğendiğimi saklayamayacağım sizden. Bir ara, “Ne kadar çok gürültü yapıyorsunuz be kardeşim,” gibisinden baktığımda göz göze gelmiştik. Ayağa kalktığında uzun boyunu, üzerine çok çalıştığı belli olan vücudunu görünce bir ara başım döndü.

O ana kadar tatil köyünde gördüğüm en harika şeydi bu. Ama o kim, ben kim. Zaten çevresindeki iki sarışın da yiyecek gibi bakıyorlardı çocuğa. Benim o tarafa baktığımı görmüş olacak ki, gülümsedi. “Yok yok bana öğle gelmiştir,” dedim. Yine de ne olur ne olmaz diye gülümsemeyi ihmal etmedim.

Akşam, köye yeni gelenlere “merhaba” partisi vardı. İlk gece olduğu için  getirdiğim en sade ama seksi siyah elbiseyi seçtim. Beyazlar, biraz daha yanmak için bekleyebilirlerdi.

Mert ile havuz kenarındaki barda bizim süslü kokona Elif’i beklerken tanıştık. “Barmen harika kokteyl yapıyor, ister misin?” gibi gayet hızlı bir adımla merhaba dedi hayatıma. İstemez miyim? Bayılırım tabii. Ankara’dan gelmiş.

Allah’ım son iki yılda ilgilendiğim adamların dört tanesinin de Ankaralı olması bir işaret olmalı. Bunun nedenlerini bir ara ciddi ciddi düşünmem lazım. Ama şimdi yeri değil. Bir reklam ajansında grafikermiş. Yahu ben bunları özenle mi seçiyorum. Ya fotoğrafçı oluyorlar ya rehber ya da grafiker. Yüzlerce adamın arasından nasıl eleyip buluyorum. Ya da onlar beni nasıl fark ediyorlar.

Elif’in gelişi bir saat gecikince bizim sohbette aldı başını gitti tabii.  Yaz boyunca gidilen konserlerden, partilerden söz ettik. Beni hayatı partiden partiye giderek geçen bir kız sanmasın diye İstanbul Caz Festivali’nden, Borges’in kitaplarından, Gezi olaylarından, Kınalıada’yı ne çok sevdiğimden de lafladık. Onun motor merakı, beni scotter hayallerim derken bir saat sonra birbirimiz hakkında epeyce bilgi sahibiydik. Yani Elif, “Pardon beklettim cicim,” dediğinde biz altı ayda konuşulacak şeyleri konuşmuş, ilişkiyi bir sonraki aşamaya taşımaya hazırdık.

İşte benim hatam bu. Çok çabuk ilerleyip sonra korkup yerimde zıplamaya başlıyorum. Bir noktaya kadar gelmede süper başarılıyken, o noktadan sonra ne yapacağını kestiremeyen, elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen, laflarını tartamayan bir ilişki cahiline dönüşüyorum. İmdat. Yine öyle olmasın.

Bu arada Elif yanındaki çocuğu da tanıttı: Can. Eeee olduk mu dört kişi. Gece boyu dans ettik, gülüştük, sohbete tüm hızımızla devam ettik.

O sırada benim aklımdan üç buluşma kuralı geçiyor. İlk buluşmada birlikte olunan erkekler için değerli olup olamadığımızı tartışıyoruz bir süredir kızlarla. Sonunda üç buluşmadan önce hiçbir erkekle yatağa girilmeyeceği kararına vardık. Durumu ilk uygulayan Deniz hayatından memnun. Gaye’ye göre üç de az. Beş kereden önce verilmemeli. Biz o kadar da abartmayalım diye üç sayısını yeterli bulduk. Ama ben henüz kural uygulayacak bir durum ile karşılaşmadım. Bu güne kadar. Acaba bizim bu kural tatil yerlerinde de geçerli miydi?  Zaten beş gece buradayız. Hay Allah ne yapmalı?

Neyse ben bunları düşünürken Mert’in eli benim belimde. O kadar yakından konuşuyoruz ki her an dudaklar birbirine değebilir. Keyfim acayip yerinde. Artık adım atsın diye bekliyorum. Saat 03.00 gibi kumsala taşıyor parti. Kumların üzerinde danslar devam ediyor. Dakika dakika sayımız azalıyor zaten. Sevgilisini kapan odasına doğru yol alıyor. Ebru’nun ne ara yok olduğunu anlayamıyorum bile.

Bir ara Mert, “Uykun geldi mi?” diye soruyor.

Geldi, vallahi. “Seni odana bırakayım,” diyor.

Benim odaya gelmemiz en ağır adımlarla yedi dakika sürüyor zaten.

Ben neler hayal ederken, yanağıma bir öpücük kondurup, “İyi geceler, yarın görüşürüz deniz kenarında,” diyor.

Eeee bana da içeriye girip kapıyı kapatmak düşüyor haliyle. Neler hayal ettim, ne oldu? Bir hata mı yaptım acaba? Ya da onunda mı üç buluşma kuralı var? diye düşüne düşüne uyuyakalmışım.

Öğlene doğru kalktığımda, akşam olanları bir kez daha gözden geçirdim haliyle. Her şey olması gerektiği gibi. Doğru sinyalleri verdiğime eminim. Çocuk beni beğenmedi, desem o da olamaz. Ne iltifatlar etti gece boyu. Acaba sevgilisi mi var? Hiç konusu açılmadı ki. Yok, yok, yok delireceğim.

Toparlanıp odadan çıkarken aklıma Elif geldi. Ortalıklarda olmadığına göre onun gecesinin benimkinden uzun sürdüğü belliydi. Kahvaltı salonunu gözlerimle taradım girer girmez. Ne Elif’in ne de Mert’in izine rastlayamadım. Hızlı bir beyaz peynirli omlet-çay oturumundan sonra dün Mert ile tanıştığımız büyük havuzun yanından yürüyerek deniz kenarına vardım. Ve işte, Elif karşımda.

“Kızım neredesin, uyumaya doyamadın,” oldu ilk cümlesi.

“Yorulmuşum dün, iyice dinlendim,” diye geçiştirdim. Bu arada gözlerim hala Mert’i arıyor.

“Seninki demin su sporları tarafına doğru gidiyordu.”

“Yalnız mıydı?”

“Erkek arkadaşlarıyla. Kız yok. Çevresi temiz, merak etme.”

Üç saniye süren kalp çarpıntım bunları duyunca az da olsa yatıştı.

Yanlarındaki şezlonga yerleşip kitabımı okumaya koyuldum. Gözüm sörf yapanlarda tabii. Bu miyop gözlerle nasıl ayırt edeceksem artık?

Daha bir saat olmamıştı ki Mert’in Apollon’u andıran sureti belirdi yanımda.

“Sana bakındım kahvaltıda, göremedim,” dedi ilgili bir ifadeyle.

Hoşuma gitti.

Harika bir gün geçirdiğimizi söylememe bilmem gerek var mı? O kadar düşünceli, o kadar tatlıydı ki Mert. Rüya gibi kısaca. Bu arada hiç el ele tutuşmadık, öpüşmedik ama birbirimizin gözlerinin içine bakmaya devam ettik. Laf aralarındaki minik detaylardan kız arkadaşı olmadığını anladım. Ben de ona benzer sinyaller yolladım. Her şey yolunda, ilk adımı onun atmasını bekledim durdum. Atmadı. Sonraki üç gece ve dört gün de atmadı. Günün neredeyse 20 saatini birlikte geçirmiş olmamıza rağmen aramızda cinsel hiçbir şey olmadı. Minik bir öpücük bile. Biz yan yanayken ortalığı kaplayan cinsel çekimi bir tek benim hissetmediğime eminim. İyi dost olduk, desem o da değil çünkü arada bir arzu var. Peki ya nedir bu?

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Son gün, Ankara’daki ilk gün onu nelerin beklediğini konuşurken, “Yarın erkek arkadaşım ile buluşacağız,” deyince çok şaşırdım. Ama o sırada benim elimi tutuyordu. Bayanlar baylar, bu iş burada kapanmaz. Bu hikaye de burada bitmez. Takipte kalın bence.

0 Replies to “HİKAYE: BEYZA ANLATIYOR”