GÖRSEL BİR DOYUM: EDİNBURG

Sonbaharın ilk günleri İskoçya’nın tarih kitaplarındaki siyah-beyaz çizimlere benzeyen kenti Edinburg için en güzel mevsim… En iyi yol arkadaşlarınız bir harita, yağmur botları ve yağmurluk olacak. Eğer yağmursuz bir güne denk gelirseniz hemen bir piyango bileti alın

Büyük Britanya Adası’nın en popüler şehirleri her ne kadar adanın güneyinde sıralanmış olsa da kuzeyde keşfedilecek harika yerler var. Mesela Edinburg. Bir ağustos sabahı Londra’nın Kings Cross Tren İstasyonu’nda East Coast’un Leeds, York, NewCastle’ı takip ederek Edinburg’a dört saatte ulaşacak trenini beklerken, itiraf edeyim ki tek başına çıktığım bu yolculuk beni azıcık heyecanlandırıyordu.

Aslında yakın bir kız arakadaşımla yapacağım bu eğlenceli keşif gezisi, onun aniden vize problem yaşaması nedeniyle tek kişilik bir oyuna dönüştü.
Sadece 28 pound’a eastcoast.com internet sitesinden satın aldığım biletin beni bir film platosuna götürdüğü şeklinde hayaller kurup elimdeki city guide’dan notlar alırken tren futbol takımlarının isimlerinden tanıdığım şehirlerde 10’ar dakika durarak hedefime ilerliyordu. Bir sonraki yolculukta bu şehirlerden birinde ya da bir kaçında inip çevreyi dolaşarak  sona yolculuğa devam etmenin de güzel olabileceğini düşündüm.
Elimdeki liste Edinburg Kalesi, Royal Mile, New Town, National Galleries of Scotland, People’s Museum, Whisky Deneyimi, High Land Turu şeklinde uzayıp gidiyordu. Elbette aralarda pub’lara uğranacak, İskoç desenli hediyeliklere göz atılacak ve şehrin getirdiği sürprizlere teslim olunacaktı.

Güneşin bulutların arasından güzünü göstermeye çekindiği bir öğlen saatinde Waverley tren istasyona ulaştığımda, once elimdeki haritadan kalacağım Bank Hotel’in Royal Mile’a yakın konumunu belirleyip, sırt çantam omzumda yürümeye koyuldum. Zaten istasyondan çıktığınızda karşınıza çıkan The North Bridge, Old Town’a giriş kapısı gibi. 1763’te inşaa edilen bu köprü daha sonraki yıllarda pekçok kez elden geçmiş. Köprünün ortasında Edinburg’lu sanatçı Birnie Rhind’in 19.  yüzyıldaki savaş anısına yaptığı bir heykel var. Bu görkemli köprünün sonunda sağdaki tarihi bina, ilk sayısı 25 Ocak 1817’de basılan The Scotsman gazetesinin. Hemen yanında da şehrin en ünlü oteli Carlton yer alıyor. Bu otel, aynı zamanda şehrin en eski ve özel caddesi Royal Mile’a geldiğinizin de bir habercisi.

Otelin yanından kafanızı biraz uzattığınızda 1695’te inşaa edilen ve ilk kadın elemanını bundan 200 yıl sonra işe alan The Bank Of Scotland’ı göreceksiniz.

Bu arada gelmeden haftalar öncesinde rezervasyon yaptırdığım, her bir odası Robert Burns, James Watt gibi ünlü İskoç’ların hayatını anlatan detaylarla döşenmiş Bank Hotel de işte tam burada. Otelin altındaki pub aynı zamanda da resepsiyon olarak kullanılıyor. Sosyalleşmek açısından harika bir lobi. Tren istasyonundan otele ulaşmanın sadece 10 dakika sürdüğü düşünülürse, bu şehirde pek de tasiye ihtiyaç duymayacaksınız.

Bence bir şehri keşfetmenin en iyi yolu onu bölümlere ayırıp, yürüyerek gezmek. Edinburg’da ilk günün tek hakimi Old City olmalı. Otelden adımımı caddeye atıp sağa döndüğüm anda tur başlıyor… Gülümseyen bir gencin elime tutuşturduğu broşür, akşamları yapılan bir pub safari’ye davet ediyor. Saat 19.00’da Bank Otel’in barında buluşuluyor ve sırayla şehrin ünlü pub’ları yürüyerek dolaşılıyor. Hem her birinde birer içki içiliyor hem de o pub’ın tarihi, müdavimi olan ünlüler anlatılıyor. Pub’ları ile ünlü bir şehir için müze gezmek kadar eğlenceli bir tecrübe doğrusu.

Tarihi binaların yan yana sıralandığı Old City’de ilk  durak 1547’den beri ayakta olan,  Magdalen Chapel. Zamanında pansiyon ve hastane olarak da kullanılan bu dini yapı 15 yüzyılda aynı zamanda İskoç Reform Kilisesi’nin toplanma mekanıymış. Görkemli binasıyla bugün de önünden geçerken bile ilgi uyandırıyor. Hemen yakındaki National Library of Scotland, eğer iyi bir kitapseverseniz saatlerinizi geçirebileceğiniz bir vaha gibi.  Geçmişi 1682’ye kadar uzanan bu kalın duvarların çevrelediği geniş odalarda hem İskoç tarihi hem de pekçok farklı konu ile ilgili milyonlarca kitap, el yazması, transkript yer alıyor. Duvarlarına Birleşik Krallık’ın simgesi kabartmaların işlendiği bu ‘geçmiş’ kokan mekanın adanın en büyük halk kütüphanesi olduğunu da vurgulamak gerek.

Günün bu bölümünü madem müzelere ayırdım o zaman soluklanmadan The National Museum of Scotland’a girmek ve en az iki saati burada geçirmeyi göze almak lazım. 2011 yılında, üç yıllık bir restorasyonun ardından kapılarını açan ve size kapıda İskoç kahramanı William Wallece’ın (Bizim gözümüzde o hep Braveheart Mel Gilbson) karşıladığı bu müze, belki de Edinburg’un en modern yapısı. Açıldığı gün 200 bin ziyaretçiyle önemli bir rekora ulaşan müzede bilimden Avrupa sanatına, teknolojiden İskoç tarihine kadar pek çok farklı bölüm yer alıyor. Beni en çok etkileyen bölüm, matbaa makinaları ve el yazmaları olsa da İskoçlar’ın İngilizler’e karşı mücadelelerini gösteren bölümler (Çok yakında İskoçya’nın İngiltere’den bağımsız bir ülke olması için halk oylaması yapılacağını da hatırlatalım) çok etkileyici. Özellikle gemilerle zorla ABD’ye gönderilen ve bir daha dönmeyen İskoçlar’ın hikayelerini anlatan kısa filmler müzeyi gezenlerin gözlerini dolduruyor.

Müzeden sonra epeyce yorgun düşeceğiniz muhakkak ama ara vermeden önce Market Square’deki The City Art Center’a da bir göz atmak istemez misiniz? Beş katlı bir tarihi yapının içindeki sanat merkezinde bir yadan sergiler devam ederken diğer yandan da kalıcı bir de koleksiyon sergileniyor.

Bu civarda yemek ve dinlenme arası vermek için en ideal mekan Frankenstein pub. Mary Shelly’nin 1818’de yazdığı kitaptan bu yana dünyanın en ünlü canavarı olan ve 1931’de film aktarılan Frankenstein, Edinburg’un en ünlü pub’larından biri. Atıştırmalık yemekler, biralar ve ayrıca hediyelik eşyalar için bile bir sure uğranabilir. Ayrıca bu mekan, geceleri yapılan “Hayalet turları” için de başlangıç noktası oluşturuyor. Bu turlarda 10 kişilik gruplar ellerinde fenerlerle tarihi kaleleri, şatoları ve bahçeleri geziyorlar. Böylece bir korku filminin içindeymiş gibi hissedebiliyorlar.

Bu kuzey şehrinde yaz aylarında hava kimi günler 23.00 civarında karardığı için gün oldukça uzun sürüyor. Geceler ise kısacık…  Yine de “Bu kadar yorgunluk yeter, birkaç farklı bira çeşidini daha deneyip otele dönmeli,” derseniz sizi anlarım. Çünkü bana da öyle oldu. Unutmayın ertesi gün size bekleyen daha çok şey var bu şehirde…

Genellikle bacon, sosis, çırpılmış yumurta, fasulye ve kahve gibi  seçeneklerin ağırlıkta olduğu İngiliz tarzı kahvaltıyla güne başlarken, İskoç rugby liginde bir önceki gün alınan sonuçların sayfalarca yer aldığı Scotsman’ın sayfalarını çevirerek gündeme de hakim olabilirsiniz. İlk durak Edinburg Kalesi ile the Palace of Holyrood House’u birbirine bağlayan ve belki de şehrin en eski caddesi, Royal Mile. 16 yüzyılda kralın saray ve kale arasında gidip gelmek için kullandığı bu yol Castlehill, Lawnmarket, High Street ve Canongate isimli dört bölümden  oluşuyor. Daha geniş bir alana yayılan Lawnmarket’te yüzyıllardan beri tekstil dükkanları yer alırken Canongate ise 700 yıldır kanunların yapıldığı ve mahkemelere ev sahipliği yapan binalarla dolu. High Street’in özellikle ara sokakları şaşırtıcı sürprizlerle dolu. Mesela 16. yüzyılda yaşamış filozof ve tarihçi David Hume’un evinin önünde bulabiliyorsunuz kendinizi. Yan yana sıralanmış İskoç El Sanatları mağazalarında kilt’ler birinci öncelikle dikkat çekiyor. Hemen ardından yağmur botları Hunter’lar geliyor. Turistler özellikle İskoç desenli kasmir battaniyelere ve kiltlere ilgi gösteriyorlar.

Kaleye gelmeden hemen önce yol üzerinde minik bir çeşme dikkat çekiyor. Bu çeşme 1479- 1722 yılları arasında 300’den fazla Edinburg’lu kadının cadı oldukları iddasıyla yakılmalarının anısına yapılmış.Çeşmenin hemen karşısında da 1700’lerde inşa edilen ve pekçok ünlü edebiyatçıyı da ağırlamış The Witchery Pub yer alıyor. Bu pub şehirde bugün turistik olarak yapılan ‘cadı avı’ turlarının da başlangıç noktasını oluştuyor.

Birkaç adım sonra ise “Gördüklerinize İnanmayın” sloganıyla misafirlerini içeriye çağıran Camera Obscura var. Maria Theresa Short isimli bir optic uzmanı tarafından 1854 yılında oluşturlan bu merkezde kameranın tarihi anlatılırken bir yandan da size optik oyunlarla şişman, zayıf ya da farklı şekillerde gösterebilecek bir takım aynaları denemenize olanak sağlanıyor. Bir anda kendisi lunaparktaymış gibi hissediyorsunuz.

Bu şehre gelirken yapılacak işler listemde tarihi eserler ve önemli yapıların yanında en önemli maddelerden biri olan Whiskey Deneyimi için pekçok alternatif var ama hazır karşıma çıkmışken Royal Mile’daki Scottish Whiskey Experience’ın kapısından içeri giriyorum. Uzun yıllar bir okul olarak kullanılan bu binada şimdi viski ile ilgili bilmek istediğiniz her şey var. Bir rehber size İskoç tarzı viskinin nasıl yapıldığından nasıl içilmesi, nasıl saklanması gerektiğine kadar her şeyi anlatıyor. Ardından da shot’larda farklı markaları, farklı tatları denemenize olanak sağlanıyor. Dilerseniz beğendiğiniz viskileri satın da alabiliyorsunuz. Bilmem bir gün İstanbul’da bir rakı müzesi açılır mı?

Kaleye girmeden önce son durağım The Writers Museum. Üç harika İskoç yazar, Robert Burns, Sir Walter Scott ve Robert Louis Stevenson’un eserlerinin yer alıdığı müzede hediyelik kalemler, parşömenler, tıpkı basımlar da yer alıyor.

Ve işte, şehre geldiğiniz anda, yüksek kayaların üzerinden sizi selamlayan Edinburg Kalesi. 12. yüzyıldan beri sönmüş bir volkanın üzerinde yükselen ve The Rock Castle olarak da anılan bu kale yüzyıllar içinde hem korunmak için kullanılmış, yeri geldiğinde de zindan olmuş. Gezmek için iki saati gözden çıkarmanız şart. Özellikle kalenin sınırları içinde yer alan İskoç Savaş Müzesi ülke tarihi ilgili pekçok şey söylüyor. Ayrıca kalenin harika şehir manzarası da büyülüyor. Kaleyi dolaşırken benim aklımda, “Acaba hayalet görür müyüm?” düşüncesi vardı. Malum kale hakkındaki her dökümanda buranın hayaletli ve lanetli olduğu söyleyiyor. Duvarlardaki detayları incelemek bile epeyce vakit alıyor. Kalenin hemen önünde yer alan stadyum benzeri tören alanında bazı özel günlerde askeri törenler yapılıyor. Eğer bu törenlere denk gelemesiniz bile her sabah saat 10.00’da kale açılırken kiltli askerlerin nöbet değişim törenini izleyebilirsiniz.

Bu arada Old Town’un hemen hemen her sokağında başka sürprizlerle karşılaşmak mümkün. Parlemento binası, eski zindanlar, ünlü yazarların evleri, anıtlar, kitapevleri… Adım adım dolaşmak ve tadını çıkarmak gerek.

Şehrin görülmesi gereken tek sarayı Holyrood Palace. 1128 yılında inşa edilen ve o zamandan beri İskoç kral ve kraliçelerine ev sahipliği yapan bu görkemli yapı Edinburg Kalesi’nin önünden başlayıp uzanan Royal Mile’ın son noktası. Bugün hala İskoçya Kraliçesi’nin resmi konutu. İçinde saray koleksiyonları, İskoçlar’ın en sevdikleri kraliçeleri Mary’nin (1561-1567 yılları arasında burada yaşamış) hamamı, İskoç parlemento binası, tarihi çeşme gibi görülmesi gereken detaylar yer alıyor.

İtiraf etmeli ki Royal Mile ve Edinburg Caste hakkı verilerek gezildiğinde bir gününüzü alacaktır. Evet dolaşılan alan çok büyük değil ama her sokağa girdiğinizde başka bir şey keşfedeceksiniz… İşte ikinci gününüz de bitti bile.

Ama unutmayın Edinburg sadece Old City’den ibaret değil. Şehirdeki başka bir günü de New Town’a ayırmalısınız. Her ne kadar şehrin bu bölümü yeni şehir olarak adlandırılsa da büyük taş bina görüntüleri tıpkı eski şehirde olduğu gibi. En modern binalar ve sokak aralarındaki apartmanlar bile şehrin tarihi görüntüsünü desteklemek üzere, eski görünümlü yapılmış. Bu bölgedeki The Scottish National Portrait Gallery’nin duvarlarında yer alan ve İskoç tarihinden kesitler veren illustrasyonları görmelisiniz. Kafanızı yukarı kaldırıp binanın üstüne doğru baktığınızda ise harika taş işlemeleri göreceksiniz.

Hanover Caddesi’nin ortasında yer alan ve İngiliz kralı Gorge IV’u kiltiyle gösteren bu heykelin şehir için önemi büyük. 1822 yılında George IV’un şehri 200 yıl sonra ziyaret eden ilk monarşi üyesi olması nedeniyle yaptırılmış bu heykel.

Hemen yakındaki Rose Street’e özellikle akşam saatlerinde uğramanızı öneririm. Pekçok pub’ın yan yana sıralandığı bu cadde rugby maçlarının olduğu günlerde özellikle dolup taşıyor. Pub’ların duvarlarında 2007 yılında Rugby Dünya Kupası sırasında çekilen eğlenceli fotoğraflar süslüyor. Pub’larla çevrili birbaşka bölüm ise Grassmarket. Buradaki pub’ların bir bölümünün üst katları içkiyi fazla kaçıranlar için otel olarak da düşünülmüş.

Eğer vaktiniz kalırsa şehrin yakınlarındaki The National Gallery of Modern Art, Royal Botanic Gardens, Edinburg Zoo, The Queen’s Mother Garden gibi güzel yerler için de bir  günlük tur planı yapabilirsiniz. Sharlock Holmes’un Picardy Place’ın önendeki heykeli, telefonu bulan Alexander Graham Bell’in 16 South Charlotte Street’in üzerindeki evini de listenize ekleyin.

Ve elbette ki High Land. Buralara kadar gelmişkin Breaveheart’ın çekildiği yemyeşil bayırları görmeyecek, gerçek bir şato gezmeyecek ve Loch Ness’te göl canavarının peşinden gitmeyecek misiniz?

İŞİNİZE YARAYACAK DETAYLAR

Alışveriş için

Royal Mile’da, Grassmarket’te tüm turistik eşyalarını ve anı objelerini satın alabilirsiniz.  Princess Street’te aklınıza gelebilecek her türlü tekstil markasının mağazaları yan yana yer alıyor. George Street’te ise tasarımcıların butikleri ağırlıkta. İskoç desenli hediyeliklerin fiyatları 20 Pound’dan başlıyor. 250 Pound’a el dokuması kiltler bile var. Yüzde 100 yün ve kaşmir kazaklar, atkıların kalitesi harika. Yağmur botları konusunda da daha çok çeşit ve daha uygun fiyatları bir arada bulamazsınız. Kuzey’in Harrods’ı olarak da bilinen Jenners, 1837 yılından beri şehrin en büyük depertmant store’u. Scott Monument yolu üzerinde bulunan, 400’den farklı markayı barındıran mağazanın oyunca bölümü de var.

Pub için:

The Last Drop: Grassmarket’teki bu pub’ın adına aldanmayın, son damla bira karalana kadar, geç saatlere kadar açık. Yeşil tahta dekorasyonu ve İngiliz mutfağı ile çok geleneksel. En az 10 bira deneyebilirsiniz.

Shakespears: Lothian Road’daki bu pub, ismiyle hemen cezbetiyor. Usher Hall gösteri merkezine çok yakın olan pub’a tiyatroya girmeden once uğrayabilirsiniz.

Frankestein: National Museum of Scotland’a çok yakın olan bu pub’ın dekorasyonu ismini destekliyor. İçinde bir de hediyelik eşya dikkan var. Burgerleri oldukça lezzetli.

Konaklama için:

Shareton: Edinburg Kalesi’nin hemen yakınındaki otel şehrin alışveriş merkezi Princes Street’e de çok yakın. Oldukça geniş odalar, rahat yataklar sunuyor.

George Hotel: New Town’daki en iyi otellerden. Beş yıldızlı bu otelin çay salonuna 5 çayı için bile uğranabilir.

The Balmoral Hotel: Şehrin en lüks oteli. St James’s Centre’da yer alıyor. Otelin tarihi saat kulesi de şehrin siuletinin önemli bir parçası

Carlton Hotel: North Bridge’in hemen bitiminde tarihi bir binada yer alan otelde bir şeye ihtiyacınız olursa şef concierge görevlisi Angus’u bulun.

Bank Hotel: Ünlü İskoç yazarlarının hayatlarına göndermeler yapan dekorasyonu ve Royal Mile’e yakınlığı nedeniyle tercih edilebilir

*****

GÖRMEDEN DÖNMEYİN

Edinburg’a kadar gitmişken bir gününüzü High Land turuna ayırmalısınız.

Loch Ness, Glen Coe & the Highlands (1 günlük)

Sabahın erken saatinde 12 kişilik bir minibüsle çıkılan bu turda Edinburg’un kuzeyine doğru gidiliyor. Forth Railway Bridge’i görüp, güzel bir Highland kasabası Pitlochry’de ev yapımı kekler yiyip, Cairngorms National Park’ta doğada yürüyüp, Loch Ness’te ‘göl canavarı’nı görebilmek için tekne turuna çıkabilirsiniz. Loch Ness’te göl kenarında kafeler de var. Bu arada Kuzey’e özgü Hamish sığırlarını görme ve hatta sevme fırsatınız da oluyor. Yol arasında gayda çalan kiltli müzisyenle fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Bu fotoğraf belki de İskoçya’dan en güzel anınız olarak albümünüzde yer alacaktır. Bu arada turda uğranan Stirling kasabası ve görkemli kalesini de William Wallece’in anlatıldığı Braveheart filminden hemen tanıyacaksınız. Kale civarın en görkemli binalarından.

BU YAZI DAHA ÖNCE GEO DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR, 2014

0 Replies to “GÖRSEL BİR DOYUM: EDİNBURG”