HİKAYE: ELVAN ANLATIYOR

Ayağıma doğru yuvarlanan biber gazı kapsülünü eline alıp benden uzağa fırlattığında gördüm onu. Yani gördüm sayılır, çünkü yüzünde bezden bir maske vardı. Bir tek gözlerini gördüm. Kara kara.

-İyi misin? dedi.
Kulaklarım uğulduyordu o sırada. Karnıma da bir yumruk yemiş gibiydim. Onun dışında iyiydim. Elini uzattı, kalkmam için yardım etti. Sonradan fark ettim Evren olduğunu.

– İyiyim, diyebildim sadece.

– Kızım deli misin, ne işin var bu kadar önde? Biraz geri dursana.

Divan Oteli’nin tam köşesindeydik. Ortalık toz duman. Günlerdir buralardaydık. Çalıştığım reklam ajansından bir hafta izinliydim. Eylem izini, yazmıştım dilekçeye. Sonra da fotoğrafını çekip instagram hesabımda paylaşmıştım. İçeriye alınmamış olmam büyük şanstı. Sayımız birbir azalıyordu. Evren’i de aldıklarını duymuş üzülmüştüm.

-Eyvah, yine mi? demiştim. Eeee karşımda durduğuna göre yanlış bilgiymiş.

Anneme kızlarla Kadıköy’e balık yemeğe gidiyoruz dedim, kocam desen zaten ofiste. Geç gelir. İkisine de önceki geceki felaket geceden sonra Taksim’e çıkmayacağıma söz vermiştim. Bir polis saçlarımdan sürüklemişti beni. Yüzümün bir yarısı asfalta sürtmekten yanmıştı. O sırada “Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım…” diyordum. Yalan söylemeyeceğim; acıdı be. Ama o anda anlamadım. Yarım saat sonra ise yüzümü hissetmiyordum. Kafamı kaldırdığımda da Evren yanıbaşımdaydı. “Kaskını çıkar, jopunu bırak delikanlı kim bakalım,” diyordum demesine ama hiç de delikanlı bir halim yoktu. Yüzümü suyla yıkamış, pansuman için revire götürmüştü.

İyi çocuk Evren. Gözlerinde bir hüzün var, hiç geçmiyor. Gülerken bile. Kesin bilgi. Saatler sonra Ahmet beni görünce korkundan aklını üşütecekti.

-Elvaaaan, diye bağırması sanki on dakika önce gibi.

Gitmeyeceksin diye tutturmuştu.

-Bir daha gitmeyeceksin. Sen elinden gelini fazlasıyla yaptın. Gitmeyeceksin.

O anda, tamam demekten başka bir çare bulamamıştım.

Ama yine içim içimi yemişti. Gözümü açtığım gibi parkta almıştım soluğu.
Merak edenim yok yani. Hoş olsa ne yazar. Bu çoşku kanımıza girmiş bir kere. Bize işe yaramaz diyenler utansın. Üç gündür direniyoruz. Toplasan altı saat ancak uyumuşumdur. Eminim berbat görünüyorum, yüzümdeki yara hala yanıyor. Ama içimde tarif edemediğim bir coşku var. Yaratıcılığım kanatlanmış durumda, bulduğum tüm sloganları yayıyorum etrafıma. Kimisini duvarlara, dükkanların camekanlarına yazıyoruz. “Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem,” en sevdiklerimden. Babam böyle söyler bana. Güldürür beni. Şimdi artık hepimizin sloganı bu. Kalbim sanki kuş olmuş ve göğsünü yırtıp dışarı çıkmak istiyor. En son böyle hissetiğimde Ahmet’e aşık olmuştum. Dört yıl kadar önceydi.

Bu da aşk sayılır. Özgür hissetmeye duyduğum aşk. Benim gibi düşünen  yüzlercesiyle aynı havayı solumaya duyduğum aşk. Yirmili yaşlara yakışmayacak bir hızla monotonlaşan hayatıma eklediğim, sonunu bilmediğim ama hissetmekten büyük keyif aldığım bir aşk. Binlerce kişinin köprüden yürüyerek bize destek olmaya geldiklerini duyduğumda akan göz yaşlarımın, bir cinsel hazzın doruğunda gözümden damlayandan ne farkı var. Hazsa en büyüğünden işte bu da.

-Yanımdan ayrılma, bir de seni düşünmeyeyim, derken yanağımdaki yaraya dokundu.

-Acıyor mu?

-Yok, diye yalan söyledim. Hanım evladı sanmasın beni.

Biz üç cümle konuşurken ortalığı yine bir sis bulutu sardı. Polis bir yandan anons yapıyor. Dağılın diye. Dağılmıyoruz tabii.

En önde konuşmalar duyuyorum sonra.

Çocuğun biri genç bir polis memurunun gözlerinin içine bakıp

-Utanmıyor musun gerçekten? Bırak kaskını, sen de bize katıl, iyi bir çocuğa benziyorsun, diyor.

Polisin yüzü taş gibi. Keşke bu bir film karesi olsaydı. Mesela polis gerçekten de atıyor kaskını, jopunu, “Sikerim maaşını da garanti işini de,” diyor ve direnen gençlerin arasına katılıyor. Üç gündür zaman zaman böyle hikayeler geliyor kulağımıza. Beşiktaş’ta dün gece yaşanmış mesela benzer bir olay. Efsane gibi kulaktan kulağa dolaşılıyor. Belli mi olur, biri gerçekten de bunun filmini çeker. Hollywood tarzı olur.

Arada korktuğumu itiraf etmem lazım. Polislerin sayısı her geçen gün artıyor. Bir şey olacak ve hepimizi tavuk gibi kesecekler gibi geliyor bazen. Dün gece yerlerde sürürken ayağa kalkmamı sağlayan, “Bu kadar direndikten sonra parkı kaybedersek kahrolurum,” düşüncesiydi.

Ben hayallere dalmışken Evren elimi tuttup kendine doğru çekince sarsıldım yine.

-Kızım ben sana ne diyorum. Huuuu ayakta uyuyorsun.

Bir baktım ki ayağımın altın bir gaz kapsülü daha.

-Elvan, sen eve git istersen. Hadi canım.

Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sımsıkı sarıldı bana.

-Ya da bekle azıcık ben seni götüreyim Beşiktaş’a motora kadar, dedi bir yandan da.

-Tamam, dedim.

O kadar korkusuz ve coşkulu ki bazen gerçek değil de bir çizgi roman kahramanı gibi geliyor. Hani darbe alıp alıp yine ayağa kalkan, bildiğini okuyan bir çizgi roman kahramanı. Yeşil yandan cepli pantolonu, üzerinde siyah tişörtü ile benim kahramanım olduğu kesin.

Beni bir kenara oturttuktan sonra en önde arkadaşlarının arasına geri döndü Evren. Hararetli hararetli konuştular. Elini kaldırıp, “Görüşürüz,” dedi ve yanıma geldi.

-Yürüyelim mi?

-Tamam.

Parkın köşesinden stada doğru kıvrıldık. Ortalıkta acayip bir sessizlik var. Ne o bir şey söylüyor ne ben. Konuşmadan duramayan, sürekli isyan adamı ilk kez bu kadar sessiz görüyorum. Ara sıra omuzlarımız birbirine deyiyor. Başımı çevirip ona baktığım bir an onun da bana baktığını fark ediyorum. Gülümsüyorum.  Başını diğer yana çeviriyor ve başlıyor anlatmaya.

-Bu akşam parka girip tamamen boşaltmak istiyorlarmış. İstersen sen evde kal. Bir de aklım sende olmasın.  

-Eve sığamam ki ben. Geleceğim. Sadece gidip biraz uyumak istiyorum.

Gülüyor ve elimi tutuyor.

-Ne güzel kızsın sen, ne tatlısın.

Yanlış mı duydum acaba? Yok yok tastamam böyle dedi. Ben de daha sıkı tuttum elini. Ben de senin için aynı şeyi hissediyorum anlamına gelsin istedim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki. Dışarıdan duyulıyor mudur acaba? Hemen oracıkta öpsün beni istiyorum. Deliriyorum galiba.

O sırada stattan aşağıya kıvrılmışız, Dolmabahçe Sarayı’nın önünden, ağaçların altından gidiyoruz. Ellerimiz sıkı sıkı duruyor. Biri görse ne derim? Umrumda mı? Değil. İçimdeki anarşist sadece park için değil hayatım konusunda da uyanmış durumda. Beni çok rahatsız eden monotonluğu yıkmak mı istiyor acaba?

Bir kaç ay öncesine kadar kocamı sevdiğimi düşünüyordum. Yanlış anlamayın hala seviyorum. Birbirimize daha az emek harcar olduk. “Çocuk yapalım,” diyor bana. Ama koca bir boşluk hissederken nasıl yapabilirim ki.

Ne aradığımı, ne istediğimi sorguladığım bir dönemde üstelik. Bir de bebek sahibi olmak. Bilmiyorum. Ne hissettiğimi gerçekten bilmiyorum.

Ama Evren’e karşı kalbimde bir sıcaklık var bir süredir. Aslında aylardır aynı ortamın içindeyiz. Bir sürü ortak arkadaşımız var. O, bizim grubun ele avuca sığmayan çocuğu. Her şeye karşı. İlginç bir hayatı olmuş. Uzun hikaye, bir gün anlatırım belki. Bahardan beri öyle çok aynı ortamda bulunduk ki. Hep hayranlıkla baktım ona. Enerjisine, anlattıklarına. Her konuda bilgisi var sanki. Bu bir yana, öyle tatlı tatlı anlatıyor ki onu dinlerken hayran olmamak mümkün değil. Sonra üç hafta önce arkadaşlarla dışarı çıktığımız gün, taksinin arka koltuğunda yan yana denk geldik. Dizlerimiz birbirine deydiğinde bir garip oldum. O an yüzüne baktığımda gözlerine denk geldim.

İlk düşündüğüm, ‘istemez beni,’ oldu. Bir kız arkadaşı olduğunu tahmin ediyordum anlattıklarından. Tabii taksinin ön koltuğunda kocamın oturuyor olması da önemli bir detay. Ama bir şeyden eminim, aramızda bir şey var. Beni ona, onu bana doğru çekiyor. Belki de imkansızlık bunun adı. Nasıl olsa olmayacağını bilmek. Ben onu istesem de alamam. O da beni evine götüremez. Zaten öyle çok kız var ki çevresinde. Yanlış anlamayın çok yakışıklı değil ama güzel adam. Tavrı güzel olan. Bakışları bir de.

Takside değen bacaklar benim hayal gücümün ürünü diye düşündüm haftalarca. Ta ki bugün elimi tutana kadar. Eee şimdi ne olacak? Ne demek lazım? Bir şey söylemek şart mı? Bu sırada Üsküdar motorlarına geldik bile. Durdu ve ben daha ne olduğunu anlamadan öpüverdi. Dilinin sıcaklığını, dudaklarının tadını hissederken gözlerimi kapattım. O an hiç bitmesin istedim. Onu görünce kalbimi saran sıcaklık tüm vücuduma yayıldı. Daha çok öpsün, durmasın istedim. Yandım, bittim, kavruldum. Bu sırada yüzümü avuçlarının arasına almıştı. Kaç dakika öpüştük, ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Motor kalkıyor anonsu ayırdı dudaklarımızı. Hiçbir şey söylenmedi. Sadece bakakaldık.

Eve gidip kendimi yatağa attım. Bedenim mi daha yorgundu yoksa ruhum mu? Emin değilim. Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu.  Ahmet’in öpücüğüydü uyanmamı sağlayan.

-Bir ara korktum gerçekten, epeyce yorulmuş olmalısın. İyi misin şimdi?

-İyiyim, dedim.

Elim telefonuma gitti hemen.  Sekiz cevapsız çağrı.

Beşi Evren’den. İkisi annem. Bir numarayı da tanımıyorum.

Kalbim yine hızlı atmaya başlıyor. Basıyorum arama tuşuna Evren için. İki kez çalınca hemen açıyor.

-Öldüm meraktan. Neredesin Elvan?

-Uyuyakalmışım, şimdi uyandım.

-Oh iyi. Akşam çok fenaydı buralar. Sabahı zor ettik. Bir ara seni gördüm gibi geldi. Emin olmak istedim evde olduğundan. Kaç kere aradım. Açmayınca paronaya yaptım.

İster istemez gülümsedim. Kalabalıklar arasında beni görmüş sanmış. Çok güzel.

-İyiyim merak etme. Neler oldu akşam anlatsana.

-Şimdi çok uygun değilim; uzun konuşamayacağım.  Ararım ben seni, dedi ve kapattı.

Ben şaşkınlıkla sağa sola bakarken bir mesaj geldi.

“Gayretepe Karakolu’ndayım ben. Murat ve Özgür’ü arıyorum. Saat 11’de Beşiktaş’ta buluşalım mı?”

Saate bakıyorum. 9.50. Hemen yataktan fırlıyorum. Duşa girip, giyiniyorum. Ben çıkarken Ahmet daha evde.

-Pelin ile buluşacağız, diyorum.

-Tamam canım, konuşuruz. Selam söyle, diyor.

Utanıyorum azıcık.

10.35’te Üsküdar’da Beşiktaş iskelesindeyim. Yedi dakika sonra da Beşiktaş’ta. Ortalık sakin görünüyor. Tomalar kendilerine ayrılan bölümde sakin sakin duruyorlar. Hatta her şey biraz fazla sakin gibi geliyor bana. Evren’i beklerken bir yandan da twitter’da dün akşam neler kaçırmışım ona bakıyorum.

Offf neler olmuş öyle. Parka girmiş polis, sabaha kadar olay varmış. Ne çok yaralanan olmuş. Twitter’da herkes isyanda. Feryat, figan.

Ağzım açık gözüm telefondayken biri belimden tutuyor. Evren. Dünyanın en normal şeyiymiş gibi öpüyor beni yine dudaklarımdan. Dün kaldığımız yerden devam ediyoruz. Dili tıpkı hatırladığım sıcaklıkta. Bu sefer elleri saçlarımın arasında. Ben de onun belinden tutuyorum. Vücutlarımız birbirine deyiyor. Çok fena, çok. Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum.

-Gel benimle, diyor.

Neredeyse koşar adımlarla Akaretler’e yöneliyoruz. Yokuş yukarı çıkarken nefes nefeseyiz. Heyecandan mı, yoksa yokuştan mı belli değil. Beş dakika sonra Valideçeşme’de bir apartmandan içeri giriyoruz. Bodrum katına doğru çekiştiriyor. Cebinden anahtarı çıkartıp bir hamlede kapıyı açıyor. Burası neresi? Evren’in evi mi acaba. İçerisi loş, rutubet kokuyor. Umurumda değil. Öyle çok istiyorum ki onu. Nerede olduğumun farkında değilim.

Artık sadece dudaklarımı değil, boynumu, yanaklarımı, kulaklarımı, omuzlarımı öpüyor. Daha koridordayken üzerimdeki askılı tişörtü çıkartıveriyor bir hamlede. Pembe sütyenimle kalıp utanıyorum. Ah keşke memelerim biraz daha büyük olsaydı, diyorum içimden. Ben de onun tişörtünü çıkartıyorum. Biçimli omuzlarına ve göğsüne dokunuyorum. Kokusu iyice giriyor burun deliklerimden içeriye. Parfüm değil bu ama. Onun kokusu, teninin tadı.

Bir yandan boynumu öperken diğer yandan pantolonumun düğmelerini açıyor bir bir. Şortunu yerde görüyorum sonra. Bakmıyorum o tarafa doğru önce. Kızım Elvan utanmanın tam sırası. Kaç yaşında kadınsın neyin utanması bu böyle. Acaba yanaklarım da kızarmış mudur? Yok artık daha neler.

Artık öpücükleri memelerimin üzerinde. Öyle hoyrat davranıyor ki, canım yanıyor ara ara. Elleri kalçamda, belimde, saçlarımda. Delirmiş gibi. Ben de öyleyim. Az önce ben çıkardım boxer’ını. Benim heyecanımla sertleşmiş aletini elime aldım. Hayal ettiğimden daha büyükmüş ve çok daha sert. Elime aldığım anda, “Ah,” dedi yavaşça. Hoşuna gitti. O da beni böyle hayal etmiş midir acaba? Bir yandan elim aletinde, diğer yandan tam kulaklarının arkasından öpüyorum, kulak memelerini yalıyorum. Ne olduğunu anlamadan, cibinliği kaldırıp beni beni yatağa doğru itiveriyor. Sonra üzerime çıkıyor. Vücutlarımız şimdi tam olarak birbirine yapışmış durumda. Kulağıma,

-Kaç kez rüyamda gördüm ben bunu. Seni ne çok istedim, seninle konuşurken bunu hayal ettim, diyor.

Benimse o anda nefesim kesilmiş durumda. Ağzımı açtığımda hırıltıdan başka bir şey çıkmıyor dudaklarımdan. Çok güzel, hayal ettiğimden bile. Onu her gördüğümde içimi ısıtan ateş, şimdi kavuruyor her yerimi. Bir ara göğüslerimi yalarken, tüm şehvetiyle ısırıyor.

-Delirtiyorsun beni, diyor.

Bu sözler beni de kamçılıyor sanki. Daha beni öptüğü sırada alt dudağını ısırıyorum. Sonra kollarımı boynundan geçirip ellerimle sırtını tutuğum bir anda tırnaklarımı sırtına geçiriveriyorum. O sırada hareket edince tüm sırtını boydan boya tırmalıyorum. Bir anda yüzünü ayırdığı bacaklarımın arasına gömüyor. İster istemez sırtım bir yay gibi geriliyor. Hem devam etsin istiyorum ama aynı zamanda da dursun. Bağırmaya çalışıyorum sesim çıkmıyor.

-Dur nefes alamıyorum, diyeceğim.

Diyemiyorum. İnsan zevkten bayılır mı acaba? Ben galiba bayılacağım, başım dönüyor çünkü. O sırada yatak çarşaflarına tutunuyorum yetmiyor. Elimi attığımda cibinlik geliyor elime. O kadar hızlı çekiyorum ki, tavandaki mandalından kurtarıp üzerimize düşürüyorum. Şimdi tüllerin altındayız. Ama Evren’in durmaya niyeti yok. Son olarak ellerim saçlarının arasında. Başını tutup onu kendime doğru çekiyorum. Dudaklarını buluyorum el yordamıyla. Çünkü gözlerim kapalı.  Kendi tadımı alıyorum dudaklarından. Öpmeye, dudaklarını ısırmaya dayanamıyorum. İçimden sanki bir canavar çıktı. Yiyip biterecek Evren’i.

-Biz hep böyle sevişeceğiz, birbirimizin gözlerinde eriyip, öpüşerek boşalacağız, diyor nefes nefese. Nereden buluyor bu sözleri o anda, aklım almıyor.

Gözlerim dolu dolu oluyor. Ağladım ağlayacağım. İnanmak istiyorum, çok inanmak.

Sonra hiç beklemediğim bir anda içime giriveriyor. O anda gözlerimi açıyorum ve tam o kara gözlerinin içine bakıyorum. Ve çok garip bir şey oluyor. Bir yandan sevişirken bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum. Öyle güzel ki o an.

Korkuyor Evren.

-Ne oldu, canını mı acıttım. Özür dilerim, diyor panikle.

-Hayır, diyorum.

-Aksine her şey çok güzel. Durma lütfen devam et.

Yanaklarımdan, akan gözlerimden öpüyor. Beni yataktan kaldırıp kucağına oturtuyor. Yine içimde. Sarılıyor bana. Çok yavaş hareket ediyoruz şimdi, büyük bir şevkatle. Kısa sürüyor bu sakinlik. Bir süre sonra yine hızlanıyoruz. Yine nefesimi kesiyor. Nedir bu böyle? İsmi ne? Bunu herkes biliyor mu?

Kaç saat geçiyor, kaç bin öpüşme, kaç bin gidip-gelme, kaç boşalma, sonra kaç yeni ereksiyon bilmiyorum. Yorulmuyoruz, doymuyoruz, vazgeçmiyoruz ve ayrılamıyoruz. Yan yana yattığımız beş dakikalarda da ayaklarımız birbirine dolanmış durumda, ellerimiz üst üste. Ya da birbirini kavramış iki vücut olarak kaşık gibi yatıyoruz.

Gerçek hayata dönmemizi sağlayan şey çalan telefonum oluyor. Arayan Melis. Yanıt vermiyorum. Pencereye takılıyor gözüm. Neredeyse akşam olmuş. Bu arada Evren uyuyakalmış. Biraz onu izliyorum. Uykusunda sanki konuşuyor, ne dediğini anlamıyorum. Yanağına bir öpücük konduruyrum. Uyanmıyor. Giyinip, evden çıkıyorum. Kafam bir dünya. İçkiden değil sarhoşluğum. Yürürken bir yandan da kendi kendime gülümsüyorum. Salak mıyım neyim?

Daha kapıdan çıkar çıkmaz duyuyorum gelen acı kokuyu. Neredeyse bir haftadır alıştık artık. Galiba sadece bu semt değil, bu şehir biber gazı kokuyor.

İnsan mutlu olduğu için utanç duyar mı hiç? İşte o gün Beşiktaş iskelesine doğru hızlı adımlarla yürürken içimden taşan düşünceleri çevredekiler görecek korkusuyla utanıyorum. Kalabalıkların ‘özgür hayat’ sloganları tam da benim hislerimle örtüşüyor. Ertelediğim, ötelediğim tüm duygular mantığıma rağmen bana baş kaldırmış ve dün gece direnişe geçti. Özgürlük istiyorlar, içlerinden geleni sevme özgürlüğü. Kanun, kitap, yasak tanımıyorlar üstelik. Bu direnişe hayır diyemedim ben de.
Sıraevlerin köşesine geldiğimde kalabalık iyice artmış. Yine bir şeyler oluyor. Kulak misafiri oluyorum sağa sola, neler olduğunu anlayabilmek için. Önceki gün biber gazı ile yaralanan çocuklardan birisi daha ölmüş. Ankara’dan, Eskişehir’den gelen haberler de iyice kızdırmış bizimkileri. Kalabalığı hızlıca tarıyorum gözlerimle. Simaların hepsi tanıdık ama köşede Melis’leri görünce onlara doğru gidiyorum.

– Nerelerdesin iki gündür? diyen ilk kişi Hamza oluyor.

– İyi hissetmiyordum kendimi.

– Gazandır. Herkesi bir şekilde etkiliyor, diyor Melis. Telefonunu açmayınca endişelendim ama.

O sırada cep telefonuma bir mesaj geliyor. Evren’den. Elim ayağım titriyor. “Nereye gittin sessizce. Uyanınca seni görememek çok fena. L” yazıyor mesajda.  Ne yazacağımı bilemiyorum. Sadece gülen bir surat yolluyorum.

Utandığımı anlar mı acaba bu gülen surattan. Bu arada sloganların sesi yükselmiş durumda. Meydana gitme meselesi konuşuluyor. Belli engelleneceğimiz ama durmak yok. Kalabalığın arasındayım ama sanki değilim o an.

Yukarıdan bize bakıyorum. İstemediğimiz hayatlar yaşamak zorunda kalmamızın nedenlerine direnmek gerektiği fikri hoşuma gidiyor. Bu neden bir baba da olabiliyor, bir koca da hatta bir başbakan da. Aynı şekilde hisseden insanların bir arada olunca yarattıkları gücü her hücremde hissediyordum dört gündür. Bugün ise başka. Benim hayatımda da ok yaydan çıktı. Artık hiçbir şey eskisi olmayacak. Çünkü ben sabahki ben değilim.

Bu duygular haftalarca sarmaladı beni. Geceler boyu düşündüm. Ne istediğimi, nasıl bir hayat beklediğimi. Sonunda Taksim’de kazandık. Park alışveriş merkezi olmadı. Kazanırken kaybettiklerimize ağladık uzun süre. Her biri birer kahraman olarak yazıldı tarihimize. Çok sevdiğim Ahmet’i kandırmak hiç hoşuma gitmedi. Bırakıp gitmek istedim ama yapamadım. Ama bir yandan da Evren’den uzak duramadım. Fırsat bulduğumuz her anda, her dakikada buluştuk, seviştik. Her geçen gün birbirimize bağlandık. “Biz ne olacağız,” sorusunu ikimiz de sormadık.

İki hayat yaşamak zordu, yorucuydu.

Hangisinin gerçek olduğu konusunda ipin ucunu kaçırdım iyice. Evren sanki hiç Ahmet diye biri yokmuş gibi davranıyordu. Sanki akşam ben hiç onun yanına gitmiyormuşum, bir evim, kocam yokmuş gibi. İçten içe bozuluyordum bu duruma. Demek ki beni paylaşma konusunda bir sorunu yoktu. Beni gerçekten seviyorsa, “Gel,” demez miydi? “Bırak da gel.”

Her ne kadar o benim sözde devam eden evliliğim konusunda hiç konuşmasa da benim içimi kısa sürede bir kıskançlık duygusu ele geçirdi. Ofisten çıktıktan sonra neredeyse her gün buluşuyorduk Evren’le.

Genelde de onun evinde. Peki ya ben eve döndükten sonra. Genelde evdeydi ama bazı akşamlarda arkadaşlarıyla buluşuyordu. Facebook’tan sıkı takipteydim. Sonra birkaç kez yanında tanımadığım kızlarla fotoğraflarını gördüm. Delirdim. Kimdi şimdi bunlar? Üstelik bir tanesi öyle hayran bakmıştı ki fotoğrafta Evren’e. İyici sinir oldum.

Yine iş çıkışı buluştuğumuz bir akşam konuyu o fotoğrafa getirdim. Şakayla karışık, “Bu kız sana aşık galiba,” deyiverdim. Yüzüme baktı. Hiçbir şey demedi. Daha da çok bozuldum. O bir şey demeyince imalarıma devam ettim.

Alenen adamı ben yokken başka kızlarla kırıştırmakla suçluyordum. Tam gitmeye hazırlanırken, “Ben gidiyorum, eeee ara artık da kız arkadaşların gelsinler,” şeklindeki son ve şu anda çok gereksiz olduğunu anladığım imamla birlikte Evren patladı.

Bağırdı çağırdı, ben de altta kalmadım tabii. İçimdeki tüm kıskançlığı kustum. Olayı da sen beni yeterince sevmiyorsuna getirdim. Ve vurdum kapıyı çıktım. Ağlaya ağlaya gittim o gece eve. Ağlaya ağlaya uyudum sonra. Neden mi ağlıyordum? O günlerde kavga ettiğimiz için ağladığımı düşünmüştüm. Ama öyle değilmiş. Kendime, kararsızlığıma, adım atamamama, cesaretsizliğime ağlıyormuşum. Ama ban göre Evren’di kavganın suçlusu. Bana, “Gel,” diyemiyordu bir türlü. Oysa biraz da benmişim neden. Benim bencilliğim.

Sonraki günlerde çok aradı beni. Açmadım. Kızgındım. Kolay geçmez kızgınlığım. Geçmedi de. Belki de kolayı seçtim. Suçlamaktı kolay olan. Öyle yaptım.

2 Replies to “HİKAYE: ELVAN ANLATIYOR”

+ Leave a Comment